İttihat ve Terakki Basını

 

İttihat ve Terakki, son yüz on yıllık tarihimize damgasını vuran örgüttür. Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki’nin yönetimi devrinde tarihe karışmış, Balkanlar ve Orta Doğu coğrafyasının şekillenmesinde önemli rolü olmuştur. Sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel yapının değişmesinde, etkisi tartışılamaz izler bırakmıştır.

Bütün bunlara rağmen, çok yönlü bir organizasyon olarak; kuruluşu, örgütleniş şekli, fikri dokusu, iç-dış bağlantıları bütün yönleri ile yeterince aydınlatılmış değildir . İttihat ve Terakki örgütlenmesinin, devlet ve toplum üzerindeki hâkimiyetinin sonuçları ile kurucu, örgütleyici güçlerin doğrudan ilişkileri bulunmaktadır. İtalyan Kömürcülerinin (Carbonari) etkileri ortaya konulursa, Trablusgarb’ın kolay yem olarak İtalya tarafından alınması daha iyi anlaşılacaktır. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi, Alman ekolünün tahakkümünü, muhalefetin sindirilmesini nasıl sağlamıştır? İngiltere bağı, Alman irtibatı, devlet içinde kendilerini devlet yerine koyan derin örgütlenmelerin aydınlatılması, günümüze uzayan çizginin görülmesini sağlayacaktır.

Şüphesiz İttihat ve Terakki, tek yönlü, silahlı çetelerin kullanıldığı bir örgütlenme tipi değildir. Böylesine bir yapılanma var olmakla birlikte asıl, çok daha temelli bir sosyal dönüşüm/modernleştirme projesi ile ilişkilidir. Bir medeniyet değiştirme planına kadar uzanan köklü değer, kültürel değişimi organize edecek hâkim organizasyon tipindedir. Onun için sıradan bir örgüt yapısından hareket edilmemiş, asırlar ötesinden örgütlenme birikimi olan dış kuruluşlarla birlikte olunmuştur. Bu yüzden İttihat ve Terakki’nin öne çıkan siyasi yüzünün gerisinde, toplum değiştirme, kültürel dönüşüm planları göz ardı edilmektedir. Asıl güç kaynağı zaten budur. Örgüt, dönüşümü gerçekleştirebilmek için iki unsuru çok dikkatli kullanmıştır. Bunlardan birisi; kulüp ve ocakların denetiminde elinin uzandığı her yerde eğitim kurumlarını açarak kendi zihniyetinde, tabanını oluşturacak insan unsurunu yetiştirmek üzere okullar açması, açılmış olan okulları ele geçirmesidir (Bk. Aydın, 2008, 91-189). Eğitimin yaygın-örgün her türü ve kademesi ele alınmaya çalışılmıştır. İkinci önemli araç ise, basındır. Örgüt, yurt dışı-yurt içinde, örgütlendiği, kulüp-ocak-okul açtığı her yerde merkezi yayın organlarının dışında, yerel basınını da kurup toplumu şekillendirme, zihin yönlendirme işini ihmal etmemiştir. Dergiler, gazeteler, kitap ve broşürler yayınlanarak, kitleyi etki altında tutma, kendi doğrultusunda hareket eder hale getirme çalışmasını sürdürmüştür.
Eğitim çalışmalarından uzun vadede sonuç almayı düşünen örgüt, basın ile kısa vadede sonuç almayı tasarlamıştır. Onun için basın alanındaki bağlantılarının aydınlatılması, eylemlerinin, amaç ve yöntemlerinin açıklanması açısından da vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Bunun için, İttihat ve Terakki hakkında yazılıp-basılmış hatırat, telif eserler yanında Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden yararlanılmaya gayret edilmiştir. Fakat konu ve dönemle ilgili asıl kaynak, bizzat basın koleksiyonlarıdır. Bunlarda da doğrudan merkezi temsil eden gazeteler seçilerek, İttihat ve Terakki basını bir çeşit örneklem yolu ile değerlendirilmeye çalışılmıştır.

1. İttihat ve Terakki Basın Politikası
Cemiyetin bilinen ilk risâle beyannamesi 1895’te çoğaltılıp dağıtılmış, ilk nizâmnâmesi 1895 yılında hazırlanmıştır. “Vatan Tehlikede” başlığını taşıyan ilk beyannâme, 30 Eylül 1895 günü ortaya çıkan Ermeni Patırtısı üzerine İbrahim Temo ve arkadaşları tarafından hazırlanıp çoğaltılarak, dağıtılmıştır. Cemiyetin temel görüşlerini yansıtan risâlenin adı, Fransız İhtilâli parolalarından birinin çevirisidir (La Patrie est en danger). Basınla ilgili olarak, matbuat serbestliği, olan-bitenlerin açıkça yazılması ve tartışılması savunulur: “Bizde matbuat kanun dairesinde bile serbest olmadığından ecnebî memleketlerinde olup biten vukuat şöyle dursun kendi memleketimizin halinden bile haberdar olamıyoruz.. İstanbul’da dört-beş hafta evvel gözümüzün önünde vuku bulan kıtâlden bile bahsetmediler. Vukuatı Avrupa gazetelerinde yalan yanlış okuyoruz..” (Risâle için bk. Birinci, 2001a, 100-116).
Cemiyetin, 1897’de Mısır’da bastırılan 39 maddelik Nizâmnâmesinin 18, 21. maddeleri basın politikası ile ilgilidir. İşte bu nizâmnâmeye konan basınla ilgili maddeler, partinin başlangıçtan itibaren basın politikasını ortaya koyacaktır. Buna göre, özellikle partinin bir gazetesi bulunacak ve duyurular: “Cemiyet’in gazetesi vasıtasıyla ilân-ı keyfiyet edilecektir” (md. 18).
Cemiyet, Avrupa ve Osmanlı kamuoyu üzerinde faydalı neticeler geliştirecek yayınlar yapacak kalemi güçlü, ilimce seçkin fertleri tek tek veya beraberce görevlendirecektir. Bunlar yabancı ülkelere giderek, cemiyetin fikirlerini yaymak üzere gazete ve benzeri yayınlar çıkaracaklardır. Bu yayınlar, bütün üyelere duyurulacak, ülke içine sokularak dağıtılması için gerekenler yapılacaktır. Aynı zamanda ülke içinde basın hürriyetini elde edinceye kadar böyle gizlice gazete ve basılı evrak çıkarmayı üslenecektir.
Basın hürriyetini sağlamak üzere çalışmaya, yurt dışı ve içinde yayınlar çıkarmaya kendini yükümlü addeden İttihat ve Terakki, üyelerini üç ana göreve davet etmektedir. Buna göre cemiyet üyeleri, para, kalem veya bizzat hizmet etmeye mecburdur. Bunların dışında kalmak ise tehlikelidir. Madde şöyledir: “Cemiyet efradı nakden, kalemen, bedenen Cemiyet’e hizmete mecbur olup, bu üç hizmetten birisini olsun ifa etmeyip Cemiyet’i iğfal edenlere ve Cemiyet’in parasını dolandıranlara hain-i vatan muamelesi icra edilecektir.” (md.32. Bk. Birinci, 2001 a, 61).
Burada yurtdışında gazete çıkarma, yayınlanan gazetelerin yurt içinde dağıtım ve okunmasını temin, basın hürriyetinin sağlanmasına kadar gizlice gazete vb. yayıncılık öngörülmektedir. O kadar ki parti, bizzat fert veya gurup olarak, bilgi ve kalemi güçlü üyelerini yabancı ülkelere gönderip, fikrinin yayılması için gazeteler çıkartacak, onların parti şubeleri ve ülke içinde okunmasını sağlayacaktır: “Dersaadet meclis-i idaresi gerek Avrupa ve gerek heyet-i Osmaniye efkârı üzerine tesirat-ı nâfia vücuda getirir neşriyatta bulunabilecek efradın kudret-i kalemiye ve ilmiyece en mümtazlarından birkaçını münferiden veya müçtemian memalik-i ecnebiyeye i’zâm ile cemiyetin mürevvic-i efkârı olmak üzere gazete vesair evrak çıkarıp intişarını şuabat meclis-i idaresiyle umum efrada ihbar ve memalik-i Osmaniye’ye idhâl ve efrada tevzi esbâbına teşebbüs edileceği gibi mümkün olduğu halde dâhil-i memlekette dahi serbestî-i matbuatın istihsâline muvaffak oluncaya değin hafiyen böyle gazete ve evrak-ı nâfia-ı saire neşrini müteahhid olacaktır.” (Birinci, 2001 a, 59).
İttihat ve Terakki gizli yapılanmada tüzüğünü uygulamaya çalışmıştır. Yayın çıkarma yanında gençleri etkileme yollarından birisi, önemli okullara istenilen gazetelerin gizlice sokularak okutulmasıdır. Harbiye’de öğrencilere yabancı gazete ve dergileri temin eden Fransızca hocası Binbaşı Mahmut ile Mülazımıevvel Bursalı Muhittin’dir. Durum haber alınınca, Binbaşı sorguya çekilerek, merkeze uzak bir adaya sürgün gönderilir. Oradan da kaçarak Paris’te firarilere katılır. Fakat Harbiyeliler, gazetesiz kalmaz. Yaldız’daki telgrafhanede çalışan, sonraları “Kara Kemal” adıyla ünlenen İttihatçı Kemal Bey, çalıştığı postahaneye gelen gazetelerin bir kısmını gizlice dışarıya çıkararak talebelere verir. Ayrıca, Harbiye’den Giritli Ruhi, Erkanıharp Soğukçeşmeli Ferid, Kazanlı Yusuf, temin ettikleri yabancı gazete ve dergileri Sütlüce’deki Bektaşi Tarikatı Dergâhı Şeyhi Münir Baha’ya teslim etmekte, diğerleri de gelip ondan almaktadırlar (Sorgun, 2007, 30).
Tek merkezde alınan bir kararla, basının yönlendirilmesine tipik örneklerden birisi İkinci Paris Jön Türk Kongresinde verilir . Üç ana guruptan oluşan kongre, “zalim idareye karşı az çok kalemle hücumdan başka eyleme geçme” kararı alır. “Baskı ve eylem” kararı doğrultusunda “ne surette eyleme başlanacağı nasıl idare olunacağı” hakkında ayrıca bir talimatname hazırlanıp dış, iç şubelere gizlice gönderilmiştir. Buna göre Manastır, Kosova, Selânik’teki askeri birliklerde girişimler başlatılır. “Gazetelerle, broşürlerle, mektuplarla etraf” harekete geçirilir (Temo, 2000, 171-172).
Cemiyet, “İttihat ve Terakki adını almadan önce gizli nizamnâmeyi esas tutarak 1324/1908 yılında, Meşrutiyet’in ilânı ardından 67 maddelik bir nizamnâme bastırır. Karabekir’in yayınladığı, “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti Teşkilât-ı Dâhiliye Nizamnâmesi” adını taşıyan bu tüzüğün 67. maddesi basınla ilgilidir. Yayın organı olarak iki gazeteyi anmaktadır: “Cemiyetin vasıta-i neşr-i efkârı Türkçe ‘Şura-yı Ümmet’, Fransızca ‘Meşveret’ gazeteleridir.” (Karabekir, 1995, 497-511).
Meşrutiyet devrinin, devlet ve sosyal hayata hâkim gücü İttihat ve Terakki Cemiyeti, tamamen açık bir parti haline henüz gelmese de kendisini toplum ve devlette en etkin hissettiği 25 Teşrinisânî 324/8 Aralık 1908’de Selânik’teki İttihat ve Terakki Matbaasında 175 maddelik bir Nizamnâme daha yayınlar. İlkine göre çok daha ayrıntılı olan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Umumî Nizamnâmesi adlı belgede basını ilgilendiren birçok madde bulunmaktadır. Cemiyet ilk maddede, maksat ve mesleğini ortaya koyar. Parti basını için de belirleyici olan temel amaç, meşrutî yönetimin kurulması, cins-mezhep ayrımı yapılmaksızın Osmanlı birliğinin sağlanmasıdır. Buna göre “Zât-ı hazret-i padişahî Kanun-ı Esasî’nin muhafazasına yemin etmiş olduklarından usûl-ü meşrutiyete riayetleri bâkî kaldıkça hayat ve hukuk-u hümâyunları Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce her türlü taarruzdan masundur.” Parti, ilk maddenin mahiyetinden anlaşılacağı üzere kendisini; Anayasaya/meşrutiyet usulüne uyduğu sürece padişahın koruyucusu yani devlet başkanının da üstünde bir güç olarak görmektedir. Değilse, padişahın bile, hayat ve hukuku kalmayacaktır. Devletin tek hükümran otoritesi olarak cemiyeti, daha doğrusu cemiyeti de yöneten merkez-i umumiyi gören bu anlayışın, bütün devlet kurumları, basın üstünde de otorite olmak isteyeceği açıktır. 1908 parti tüzüğü, doğrudan “cemiyet gazeteleri” tabirini defalarca kullanmıştır. Adlar verilmese de tüzüğün basılmasından önce parti adına, parti adını taşıyan gazetelerin yayınına başlanmış bulunmaktadır. Tüzük, sadece vilayet merkezlerinde değil, sancak, kaza hatta nahiyelere kadar parti ve parti kulüplerinin örgütlenmesi ile ilgili kuralları belirlemiştir. Bu arada kulüplere verilen görevlerden birisi, cemiyet gazetelerine verilen önemi artırmak ve onların yayılmasını sağlamaktır: “Kulüpler cemiyet gazetelerinin teshil-i revaç ve intişarına gayret edeceklerdir” (md. 106). Yalnız kulübe rast gele kitap ve gazete alınmayacak, bunun için “heyet-i umumiyenin” oy çokluğu ile seçim yapılacaktır (Md. 107). 109. maddede, kulübün bütün ihtiyaçlarının yöreden ve mümkün olduğunca yerli ürünlerden sağlanması, bu konudaki çabadan da “cemiyet gazetelerinin haberdar” edilmesi istenmektedir. 110. maddede, kulübün genel görevleri tespit edilirken parti tüzüğü ve programına uymadan sonra istenilen iş; İstanbul’da ve vilâyetlerde çıkartılan yayınlardan faydalanmaktır: “Dersaadet ile vilâyatta intişar eden siyasî, fennî, edebî ve mizahî gazete ve risalelerden ve meşahir-i udebâ ve müellifin âsâr-ı edebiye ve ahlâkıye ve maneviyeleriyle eski ve yeni müellefattan şâyân-ı istifade olanları ve memalik-i Osmaniye haritalarını peyderpey intihap ve celp ve mündericatından umum efrad-ı cemiyetin istifadelerini teshil” etmek (Birinci, 2001 a, 87).
Cemiyet fertlerinin, gazetelerden faydalanmasını kolaylaştırmanın bir yolu da abone yönteminin yaygınlaştırılmasıdır. Böylece üyeler, hem düzenli gazeteleri okuyacaklar hem cemiyetin işleri takip edilmiş olacaktır. Onun için de üyelerden abone bedelinin yarısı veya üçte biri alınmalıdır. 144. madde, gazete baskı sayısını artırma ve yayılmasını sağlama açısından önemlidir: “Cemiyet gazetelerinin efrad-ı cemiyet tarafından muntazaman okunması ve neşriyat ve muamelât-ı cemiyetin takip edilmesi mukteî görüldüğünden abone yazılmak isteyen efrada medar-ı suhûlet olmak üzere her gazetenin bir senelik abone bedelinin nısıf veya sülüsân miktarıyla abone kaydolunacaktır.” Tüzük, abone kolaylaştırma işinden faydalanmak isteyen cemiyet üyelerinin, “mensup oldukları cemiyet merakizi vasıtasıyla cemiyet gazetelerine abone” kaydedilmesini emreder (Birinci, 2001 a, 94).
Parti tüzüğü, cemiyet gazetelerinin bir çeşit parti bülteni gibi kullanımını da öngörmektedir. 161. madde, öncekilere ilaveten partiden çıkartılıp-kovulan üyelerin, “cemiyetin resmî gazetesiyle ilân ve adem-i ilânı” hakkında merkez-i umumiyi yetkili kılmaktadır (Birinci, 2001 a, 96-97).

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli ve açık olduğu dönemlerde Nizamnâmesine koyduğu maddeler, basın politikasını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda 1909 basın kanunu çıkarılmış, 1908’den itibaren yayın türü ve sayısı yönünden bir patlama yaşanmıştır. Yalnız 1908’den sonra daha açık hale gelen cemiyetin basın politikası, özellikle özgürlük konusunda aynı şekilde devam etmemiştir. Abdülhamit yönetimi devrilip parti zamanla devlete hâkim hale gelince, kendi dışındaki fikir ve yayına göz açtırmaz hale gelmiştir.

Kısa süren “Hürriyet, uhuvvet (kardeşlik), müsavat (eşitlik)” havası ardından, getirilen yasaklar ve sansür ortamı, kıyasıya eleştirilen önceki dönemleri aratır hale gelmiştir. Bu durum; İttihat ve Terakki’nin devlet yönetimi ile yeni tanışması, savunulan meşruti değerlerin yeterince hazmedilememesi, komitacı anlayışın terk edilememesi gibi nedenlerle izah edilebilir. Onun için İttihat ve Terakki, kendi aleyhine yayın yapan gazeteleri, gazetecileri baskı altına alarak basını, cemiyet yanlısı ve karşıtı olarak tasnif etmiştir. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kapatılan ilk gazete Hilal olur. Hilal, cemiyet ve meşrutiyet aleyhine yayın yaptığı gerekçesi ile toplatılır, yayını durdurulur, matbaası kapatılarak sahibi hakkında yasal işlem yapılır. 31 Mart Olayından sonra, yurt içinde kapatılan, yurt dışından da girişi, dağıtımı yasaklanan gazete sayısı artar. Mevlânâzade Rifat’ın gazetesi Serbesti ve matbaası kapatılır, kendisi hakkında, on yıl sürgüne gönderme kararı alınır. Yurt dışında (Paris) yayınlanıp yurda sokulduğu haber alınınca aynı gazetenin ülkeye girişi yasaklanır. Ardından Fransa hükümeti ile görüşülerek aynı hükümetçe bir Fransız matbaasında baskısı engellenir. Osmanlı Hükümeti aleyhine yayın yaptığı gerekçesiyle El-Müeyyed (Mısır), Beşeriyet (Paris), Hürriyet, İkdam başyazarı Ali Kemal’in Paris’te çıkardığı Yeni Yol, Şerif Paşa’nın Türkçe-Fransızca Meşrutiyet’i (Paris) gibi gazetelerin ülkeye girişi yasaklanır. Önceden İttihat ve Terakki üyesi ve milletvekili olduğu halde yolları ayrılınca önce tutuklanıp yargılanan ardından hayatı tehlikede olduğu bildirilen Rıza Nur ülkeyi terk etmek zorunda kalır (Rıza Nur, 1995, 12). Birçok basın mensubu sokakta suikastçılar tarafından öldürülür. Meşrutiyet düşüncesinde, muhalefetteki propaganda ile devlete egemen olduktan sonra uygulamanın paralelliği yani samimiyet bir türlü yakalanamamıştır. Bunlara basını yönlendirmek için para kullanımı da dahildir.

İttihatçı Cavit, 1910’da Maliye Nazırıdır. Borç aramaktadır. Öncelikle borç alınmak istenilen ülke Fransa’dır. Fakat bazı Fransız gazeteleri Cavit’in çabalarını baltalamaktadır. “Sonradan Genç Türk hükümeti”, “Fransız basınına caize dağıtma yolunu” tutar. Le Temps başyazarı, sonradan başbakan olan M. Andre Tardieu, “Türk parasının tadını” bilmektedir. Hüseyin Cahit’e göre; Türk, tezini tutmak için için Matin ve Le Temps, para istemişlerdir. “Basınımız Fransa’yı ‘fikrî vatan’ sayarken, Fransız kültürüne biz bu kadar bağlıyken, Fransız diplomasisi ile maliyesinin” düşmanca hareketleri arayışa sürükler. Meşrutiyetin ilk günlerinde Marseillaise nağmeleriyle ortalığı çınlatan, “İngilizlerin Anglo-Sakson ırkının üstünlüğüne inanan Genç Türkler”, Abdülhamit dönemindeki Almanya’ya şaşkınlıkla dönerler (Yalçın, 1976, 160-161).

İttihat ve Terakki’nin basın üzerindeki etkisi, sadece iktidar olduğu dönemlere has, yandaş olmayanları dışlama tarzında değildir. İllegal olduğu sıralardan itibaren basının gücünü sürekli kullanmayı denemiştir. Onun için abartısız “partizan gazeteciliğin” ülkemizde geliştiricisi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir, denilebilir. Bu tavrına ülke yönetimini ele geçirmeden önce, iktidarda ve iktidarı elden kaçırdıktan sonra da cemiyet olarak devam etmiştir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayını olarak çıkan birçok gazete vardır.

İttihat ve Terakki, ülkeye-hükümete hâkim bir parti olarak gerçek yüzünü Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi (3 Haziran 1913) ile ortaya kor. Bütün despotik yönetim anlayışına sahip fırsatçıların davrandığı gibi davranır. Silâhlı saldırının suçluları, yakalanıp cezalandırılır. Ama bu vesile ile hükümet daha ileri gider, ne kadar muhalif varsa toplar. Basın ve siyasetteki aykırı seslerin susturulma zamanıdır. Muhaliflerden ele geçirilenlerden yüzlercesi, bir gemiye doldurularak Sinop’a sürülür. Sürgün kafilesi içinde Refi Cevat (Ulunay), Refik Halit (Karay) de vardır. Böylece o etkin kalemler, 1918 yılına kadar bir daha basında görülmeyecektir. Meşrutiyet başlarında görülen basın patlaması tersine dönmüştür. İstanbul’daki günlük gazete sayısı 9’dan 6’ya, mizah gazete ve dergileri de 7’den 4’e düşer. Yalnız haftalık dergiler 9’dan 11’e, bilimsel dergiler 3’ten 7’ye, çocuk gazete ve dergileri 11’e, kadın dergileri 3’e çıkmıştır. İktidarı savunan, sözcü durumundaki yayınlar güçlü konumlarını korumuşlardır. Bunların başında Tanin ile Yeni Mecmua adlı dergi bulunmaktadır. Bundan sonra basın bir nefes alabilmek için Birinci Dünya Savaşının bitişini beklemek zorunda kalacaktır. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin yurdu terk etmesi ile yurt dışından ve yurt içi sürgünlerden muhalif basın mensupları gelip yazmaya başlayacaklardır.

Mütareke Dönemine doğru, İttihat’la irtibatlı bir yayın örneğini Celâl Bayar anlatır. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden Dr. Nazım, 1918 yılı yazında İzmir’e gelir. Bayar, İzmir Valisi Rahmi Bey’le birlikte Halka Doğru Cemiyeti’ni kurmaya karar verirler. Bunun için 20.000 lira toplanıp bankaya yatırılır. Yeni cemiyetin mutemet ve sandık emini Halep Valisi Tevfik Bey, Umumî Kâtibi Bayar’dır. Halka Doğru adıyla bir dergi çıkarırlar. Müdürü de Bayar’dır. İzmir vilâyetindeki okul ve öğretmenlere bedava dağıtılan dergi, ancak sekiz sayı çıkarılabilir. 30 Mart 1919’da, bu süreli yayın, Türk Ocağı gibi, İttihat ve Terakki ile irtibatlı görülerek kapatılır. Cemiyetin paraları da zorla alınarak Öksüzler Yurdu’na verilir (Bayar, 1997, 1/88-89).

İttihat ve Terakki örgütü içinde basın mensuplarının özel bir yeri bulunmaktadır. Bunlar içinde, gazeteci, gazete sahibi olarak; baştan itibaren gizli örgüt bünyesinde kurucu, şube başkanı, üye sıfatıyla gazeteciler vardır. Abdullah Cevdet, İshak Sükuti, İbrahim Temo, Ahmet Rıza, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mizancı Murat.. bunlardan bazılarıdır. Basın mensuplarının ahlâkî tutarlılıkları, fikrî yönelişleri, onların çıkardıkları yayın organlarını şekillendirmiştir. Fikrî yöneliş itibariyle İslâmcılıktan Batıcılık ve Türkçülüğe kadar değişik renk ve tonları, azınlıklardan değişik gizli örgüt mensuplarını içinde bulmak mümkündür. Fakat İttihat ve Terakki’nin baskın karakteri, Garpçılığın tonları halinde belirir. “İttihad-ı Anasırcı” Tanzimat Batıcıları, kabahati toplum yapımızda bulduğu için burada Anglosakson toplum yapısını geliştirmek isteyen P. Sabahattin ve çevresi gibi düşünenler, Pozitivistler. Pozitivist ekip yurt içinde; Servet-i Fünun, Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaîye etrafında toplanmışlardır. “Pozitivizm, İttihat ve Terakki hareketinin temel dünya görüşü olmuş ve bu durum daha sonra CHP’de devam etmiştir.” Yalnız sonraki devamı ile öncesinin bir farkı vardır: “Ahmet Rıza, açık ve seçik olarak pozitivizme ‘intisap etmiş’, fakat diğer İttihat ve Terakkililer (ve CHP’liler), bilinçli olarak olmasa da, bunu temel dünya görüşü edinmişlerdir.” (Akşin, 1998, 351). Pozitivizmin etkisinde kalan fikir adamlarının tamama yakının İttihat ve Terakki irtibatı, yönelişi ortaya koymaktadır. Bunlar pozitivizmle ilgili önemli bir araştırmada şöyle belirlenmiştir: Beşir Fuad (ö. 1887), Ahmet Rıza (1859-1930), Salih Zeki (1862-1921), Rıza Tevfik (1868-1949), Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957), Ahmet Şuayb (1876-1910), Ziya Gökalp (1876-1924) (Korlaelçi, 2002, 183-293).

1.1. Jön Türk Etiği
İttihatçı basın içinde doğrudan basın ve basın mensupları ile ilgili bu başlık altında ele alınabilecek birkaç örnek üzerinde durulmaktadır. Gizli, hücre tipi bir örgütlenme ve bir merkezden alınan kararlara uyma zorunluluğu gibi hem cemiyet içinde hem de cemiyeti kuşatan atmosferde düşünce hürriyetinin solunamaması, basını, kalem erbabını da derinden etkileyen gelişmelere meydan vermiştir. Meşrutiyetin ilânından önce cemiyet üyesi ve meşrutiyetten sonra Sinop milletvekili seçilen Rıza Nur; yolsuzluklar, cemiyet üzerinde Yahudi etkinliği gibi bazı konularda anlaşmazlığa düşer. Partiden ilk istifa eden vekil olur. 31 Mart olayından sonra, meclisin hakkındaki sorumsuzluk kararı üzerine ülkeye döner. Gizli örgüt kurma, darbe çalışmaları yapma (Cemiyet-i Hafiye) gibi suçlamalarla tutuklanıp üç buçuk ay sonra suçsuz bulunarak salıverilir. Basılanları ile birlikte 71 eser yazmış olan bir kalem erbabı olarak Rıza Nur’un, Tanin’in bu konudaki tavrını nitelendirmesi; “kudurmuştu” şeklindedir. Çünkü basın, “Cemiyet-i Hafiye’nin önemine, gayelerinin dehşetine dair durmayıp ortalığı velveleye” vermiş; “Hükümete âlet ve yardımcı olup bu hususta akla gelmeyen iftiraları çıkarmada birbiriyle yarış ederek garazkârlıklarını” göstermiştir. Askerî Dr. Rıza Nur’un, başına gelenleri anlattığı kitabı, 1912 sonlarında basılır. Bu arada dağıtımı yapılmadan Babıâli Baskını ile iktidar, İttihat ve Terakki’nin eline geçer. Daha matbaada iken kitap toplattırılarak yakılıp imha edilir (Rıza Nur, 8-10, 456).

Basın mensuplarının, bir taraftan ülke sevgisinden söz ederken diğer taraftan vatan muhabbeti ile asla bağdaştırılamayacak tavırlar sergileyebilmeleri, tarihte kalması arzu edilen bir çelişkidir. Burada dönem itibariyle sorgulanması gereken iki konuya kısaca değinilecektir. Bunlardan birisi Transval Savaşı, diğeri jurnalcilik olayıdır. İkisi de basın mensupları ile ilintilidir.

1.1.1. II. Boer/Transval Savaşı ve İttihatçı Basın
Güney Afrika’da, iki beyaz ve emperyalist güç, (1899-1902) birbirine girmiştir. İngiltere özellikle elmas madeninin varlığını anladıktan sonra, Hollanda asıllı yerli çiftçilerin elinden, bölgeyi almak ister. Kraliçe Viktorya dönemi ve gücünün zirvesinde olan İngiltere, sert kayaya çarpmıştır. Beş yüz bin kişilik asker yığdığı halde savaşı hemen kazanamaz. Önce, “asiller savaşı” olarak anılan harpte; uzayınca, asalet unutulur. Gerilla savaşına başvuran Boerlerin güç ve kaynaklarını tüketebilmek için İngiltere, tren yollarını tel örgü içine alıp gözetleme kuleleri kurarak kontrolü artırır. Sonra kara derili halk ve Boer ailelerini, toplama kamplarına alarak çiftlikleri yakar. Sağlıksız şartlar altında bir arada tutulan insanlardan yirmi bini ölür. İnsani bir vahşet, savaş suçu işlenmektedir. Bu İngiliz savaşının başında, daha sonra Çanakkale’de Türk ordusuna karşı savaşan İngiliz komutanlardan Lord Kitchener vardır. İngiltere hükümet merkezinden 7 bin mil uzakta sömürge savaşına girmiştir. Karşısında topraklarını savunan Boerler ve liderleri Krüger’i “dünyaya başkaldırıcı ve hain” gösteren etkin bir propaganda faaliyetinin içine girmiştir (Tokgöz, 1993, 87).

Normalde İngilizler de Boerler de bulundukları yerlerde, Müslüman halka karşı yasakçı davranan emperyalist güçlerdir. Konunun, insan olmanın dışında Osmanlı Devleti’ni doğrudan ilgilendiren bir yönü yoktur. Fakat dönemin Jön Türkleri; İngiltere’yi “özgürlükçü ve insan sever” görmektedirler. Servet-i Fünun’un sahibinin itirafı şöyledir: “O zaman biz İngiltere’yi dünyanın en özgürlüksever, en insanlıklı yönetimi sanıyorduk” (Tokgöz, 1993, 87). Onun için de tarih boyunca fetihlerinde; “hürriyet ve adalet gibi” iki insani görevi yaymak için en çok fedakârlıklar göstermiş, en fazla başarı göstermiş bir muazzam hükümet olması sebebiyle, İngiliz Devleti’ni “Medeniyetin Önderi”, meclislerini “parlamentoların anası” diye nitelendirerek “bağlılık ve muhabbetlerini arz” eden bir mektup yazarlar.

Böylece, hem mevcut Osmanlı yönetimini zayıflatmak hem de “ülkede özgürlüğün ve meşrutiyetin kuruluşu” için “İngiltere’nin arkalama ve araya girmesini sağlamak” istemektedirler. Durumu içeriden yaşayan Hüseyin Cahit, önemli bilgiler verir: “Özgürlük uğrunda çaba harcayan yiğitlerden.. İngiltere elçiliğiyle ilişkisi” olan İsmail Kemal, Servet-i Fünun edebiyatçıları ile temas kurmuştur. Ona göre, ülkenin gençleri, aydınları savaşta İngiltere’nin zaferini istediklerini bildiren ortak bir mektubu İngiliz elçiliğine yazarlarsa, “bu sevgi gösterisi elçiliğin pek hoşuna gidecek ve yararımıza elçiliğin girişimi” sağlanacaktır. Elçiliğe yazılacak mektubu Tevfik Fikret kaleme alır. Dostlara gizli gizli gösterilerek imzalar toplanır. Hatta imza çevresini genişletmek üzere bir süre İsmail Safa’nın cebinde dolaşan mektup, “unutkan” şairin cebinden sokağa düşürülür. Servet-i Fünun ekibi, yürek çırpıntısı içindedir. Ama mektup; hafiyeler yerine, Jön Türkleri koruyan birisinin eline geçtiği için geri Tevfik Fikret’e teslim edilir. Herhangi bir tehlikeye uğramamak/bir boşboğazlık olmadan neticeye varmak üzere bir an önce, İngiliz elçiliğine sunulur. Fakat gariptir, hükümet yine de mektup işini öğrenmiştir. “Yalnız bazı zavallılar sürülür”. İsmail Safa ile Siret (Hüseyin) ve Ubeydullah Efendi bunlardandır. Boer/Transval mektubunu kimin haber verdiği bilinemez. Meşrutiyet ilân edilip jurnaller açığa çıkınca “içeriden” haber verenin kim olduğu hayretle öğrenilir. Hüseyin Cahit, jurnalci İttihatçıyı şöyle açıklar: “Meşrutiyet oldu. Jurnaller açığa çıktı ve ancak o gün gerçek anlaşıldı. Bunu Abdullah Zühtü duyurmuş. Jurnali gözüyle gören biri bana bu acı gerçeği duyurduğu zaman donup kaldım” (Yalçın, 1999, 149-151).
İttihatçı ekibin yer aldığı Servet-i Fünûn’cular, bir dış gücün desteğiyle Meşrutiyet gelir ümidiyle, İngilizleri tebrik işine katılmıştır.

Aslında Abdülhamit yönetimi açısından bakılırsa; Boer Savaşında İngiltere ne kadar meşgul olursa, Türkiye’de, İslâm âleminde sömürgecilik/bölücülük çalışmalarına o kadar az zaman ayırabilecektir. Ama kendi aydınlarımızın emperyalist bir güç yanında yer almaları anlaşılır, bir durum değildir. “İngiltere’yi sömürgecilik faaliyetlerindeki başarısından dolayı tebrik etmenin hangi hürriyetçilikle bağdaştırılabileceğini” sorgulayan yoktur.

Ahmet İhsan’a göre; bu olaydan sonra, İngilizlerin tepkisi nedeniyle fazla aceleci davranmayan Saray, önce üç kişiyi sürgüne göndermiş; ardından da Hüseyin Cahit’in bir makalesini gerekçe göstererek Servet-i Fünûn’u kapatmıştır (Tokgöz, 1993, 88-89).

Jön Türklerin İngiliz severliği, yıllar sonra 1908’de Meşrutiyet’in ilânı ile yeniden depreşir. 23 Temmuz 1908 sonrası ihtilâl günlerinde İstanbul’a dönen İngiliz elçisi; arabasının atları sökülerek, Beyoğlu’ndaki elçilik binasına kadar taşınır. Ahmet İhsan, kendi devlet büyüklerine “düşman” olan okumuş kesimin İngiliz sevgisini şöyle anlatır: “1908 inkılâbında aydınların ruhunda derin bir İngiliz sevgisi vardı ve bu o kadar yüksekti ki, 1908 Temmuzu’nun 23’ünde İstanbul’da bulunamayan İngiltere elçisi Malet şehrimize döndüğü zaman, Sirkeci İstasyonunun baştan başadoldurmuştuk; elçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk. Sonunda coşkun gençler elçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla çektilerdi!” Servet-i Fünun’un sahibinin itirafı şöyledir: “O zaman biz İngiltere’yi dünyanın en özgürlüksever, en insanlıklı yönetimi sanıyorduk” (Tokgöz, 1993, 87). Bu tür olaylardan hareket ederek, meşrutiyet, 31 Mart olayının İngilizlerden ne kadar etkilendiği ayrıca sorgulanmalıdır. Bu konuda bir yabancı kafa yormuştur. E. Edmondson, meşrutiyette İngiliz elçisi, “kalabalıklar tarafından çılgınca alkışlanmıştı” tespitini yaparken şu kaydı geçer: “İstanbul sokaklarında yaygın olan bir söylentiye göre Anayasa İngiliz milletinin bir hediyesiydi”. Aynı yazar İttihatçıların asker kanadı ile ilgili Alman İmparatorunun sözünü de nakleder: “İhtilâl, Paris ya da Londra’daki Genç Türkler tarafından yapılmadı. Bu işi ordu yapmıştır daha doğru bir ifadeyle Almanya’da eğitim görmüş, ‘Almancı Subaylar’ tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu subaylar gelişmeleri kontrol altında bulunduran, tam bir Alman hayranıdırlar.” (Ramsour, 2001,184).

1.1.2. Prens ve Dış Yardım Düşüncesi
Prens Sabahattin, Jön Türk basını ve son dönem çalışmalarında etkin bir isimdir. Onun için Avrupa’daki bazı faaliyetleri üzerinde durulmalıdır. Prens, 4 Şubat 1902’de Paris’te “muhtelif anasırdan mürekkep”, “Osmanlı Hürriyetperveran Kongresi”ni (Birinci Jön Türk Kongresi) toplar. Kongrede, başkanlığa seçilir. İkinci başkan Rum milletvekillerinden Satas Efendi ile Ermeni milletvekillerinden Sisyan Efendi’dir. Zabıt Kâtipleri Ali Fahri ile Adosidis Efendi, kongre dili Türkçe ve Fransızcadır (Prens Sabahattin, 2007, 44). Sonradan üstünde tartışılan konuşmasında Prens Sabahattin, ülkedeki bütün kötülüklerin kaynağı olarak Abdülhamit yönetimini gösterir: “Yirmi beş seneden beridir zîr-i hâkimiyetinde yaşadığımız ve memleketimizde irtikâb olunan bilcümle seyyiatın menşe-i yegânesi ve bütün âlem-i insaniyetin mûcib-i infial ve nefrini bulunan idare-i müstebide-i hâzıra”dır. Onun için Osmanlı toplumunu oluşturan her türlü kavim ve cinsten insanlar birleşmelidir. Kanun-i Esasi, mutlaka yürürlüğe konmalıdır. Devletlerarası anlaşmalar, özellikle Berlin Anlaşmasının Türkiye’nin iç işlerine ait maddelerinin bütün vilâyetlerce uygulanması konusunda kesin karar sahibiyiz. Bu dört esas nasıl uygulanacaktır? Prens bunun yolunu bulmuştur: Çağın fikir öncüsü olan Batının iç işlerimize müdahale etmesini sağlamak. Prens bunu şöyle ifade eder: “Asr-ı hazır cereyan-ı fikrisinin pişdarı olan Garbın umûr-ı dâhiliyemize müdahalesi bir emr-i tabiidir.” (Prens Sabahattin, 2007, 48).

Müdahale yadırganmamalıdır. Çünkü Batı, zararımıza olarak içişlerimize defalarca müdahale etmiştir. Bu müdahaleler devam etmektedir. O zaman lehimize müdahaleyi niçin istemeyelim: “Umur-ı dâhiliyemize birçok müdahaleler olduğu ve olmakta devam ettiği halde niçin bu müdahalelerin lehimize tahavvülünü istemeyelim. Niçin Avrupa’ya karşı bizim böyle idareye müstahak olmadığımızı bildirmeyelim?” (Prens Sabahattin, 2007, 44-49).
1902, 1907 Jön Türk Kongrelerini toplayan Prens Sabahattin, Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni de kurmuştur.

Prens, Nisan 1906’da Terakki dergisini çıkartır. Bu derginin ilk sayısında, yazı kurulu (Heyet-i Tahririye) imzasıyla yayınlanan yazıda derginin cemiyet adına çıkarıldığı ve dört ana hedefin güdüldüğü belirtilmiştir. Bunlar: 1. Kişisel hürriyet ve toplum saadeti öğreten sosyal bilimlerin vatandaşlar arasında okunmasını sağlamak, bu konudaki önemli yayınların çevirisini yapmak. 2. Çeşitli Osmanlı halkları arasındaki anlaşmazlığı anlaşmaya (itilâfa) çevirmek. 3. Medeni ülkelerde, Osmanlı haklarının savunulması ve Türklük lehine fikri akımlar meydana getirmek. 4. Memleketin para ihtiyacını sağlamak üzere muazzam bir teşkilatı oluşturmak (Prens Sabahattin, 2007, 128).

Prens’in çok sonra 26 Teşrinisani 324 (Aralık 1908) tarihli Tanin gazetesinde “İntihabat Entrikaları” başlıklı yazısı yayınlanır. Buna göre sekiz yıllık bir uzun çalışma ile kurduğu Teşebbüs-i Şahsi, Meşrutiyet, Adem-i Merkeziyet Cemiyeti, Anadolu’nun birçok yerinde hizmet vermiştir. Meşrutiyet’in ilanından sonra ise “tefrikaya mahal vermemek” için İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiştir. Bunu bütün gazeteler yazmıştır.
Birleşmeyi Tanin’de İttihat ve Terakki şöyle ilân eder: “Şimdiye kadar Paris’te ‘Adem-i Merkeziyet ve Teşebbüs-ü Şahsî ve Meşrutiyet’ namı altında sarf-ı mesai eden cemiyetle ‘Osmanlı İttihad ve Terakki” cemiyeti arasında i’tilâf ve ittihad-ı tam hasıl olduğundan fi-mâbad her iki cemiyetin ‘İttihad ve Terakki Cemiyeti” namı programı altında çalışacakları ilân olunur.” (10 Ağustos 1324/4).
Bu birleşim haberini, Prens şöyle tamamlar: “O zamandan beri de hiçbir fırka-i siyasiye teşkiline teşebbüs etmedim” (Prens Sabahattin, 2007, 284-297). Birlik ve bütünlüğün önemine, ilerlemeye dikkat çeken bu uzun yazı, Hüseyin Cahit’in takdim yazısı ardından yayınlansa da içinde Hüseyin Cahit’ten şikâyet bulunmaktadır. “Hüseyin Cahit Bey bize iftiralar fırlatmaktan bir zevk-ı mahsus duyuyorsa buna teessüften başka bir diyeceğimiz olamaz.” (P. Sabahattin, 2007, 289).

1.1.3. Jön Türk Jurnalciliği
Aralarında, Jön Türk romanı da dâhil iki yüze yakın eser yazan Ahmet Mithat Efendi’yi (1844-1912), Hüseyin Cahit; Edebiyat Anıları’nda jurnalci olarak anmaktadır: “Ahmet Mithat Efendi’nin Mithat Paşa olaylarında Saraya hizmet ettiğini, Mithat Paşa’ya karşı bir tutum aldığını bilmek, bizi kendisinden büsbütün ayırmıştı. ..Mithat Paşa’yı kötülemiş, Üss-i İnkılâb’ı yazmış Ahmet Mithat Efendi, bütün yararlarına karşın, bu yüzden bize göre pek kabahatliydi.” (Yalçın, 1999, 94).

Benzeri bir jurnal durumu, Servet-i Fünun’da çalışırken Tevfik Fikret, Mehmet Rauf vb. ile birlikte hazırladıkları Yeni Mecmua adlı edebiyat dergisi sırasında olur. Hazırlıkları biten dergi, çıkmadan tatil edilmiştir. Sebep, saraydan gelen bir buyruktur. Buyruğun gerisinde ise; aleyhte verilen bir jurnal bulunmaktadır. Onlar jurnalci bildikleri Musavver Malûmat gazetesinin sahibi, Baba Tahir’den şüphelenmektedirler. Mehmet Rauf, sonra jurnalciyi öğrenir. Adı söylenince, “hayretler içinde kalacakları” içlerinden birisidir. Yalnız 1935’lerde yaşayan ve “saygı gören” bu Jön Türk’ün adını, Hüseyin Cahit vermez (Yalçın, 1999, 93).

Hareket Ordusu, gönüllülerle birlikte İstanbul’u işgal etmiştir. “Uzun yıllar müthiş bir ifrit gibi” Jön Türklerin hayalinde korkunç görünen Yıldız Sarayı, “gurur” duyularak tamamıyla kontrol altına alınmıştır. Hüseyin Cahit, Hüseyin Hilmi Paşa ile birlikte sarayı gezer. İddia edildiği gibi, yağma edilmemiştir. “Pek sıkı disiplini olan” Hareket Ordusu tarafından, “çapulculuk sahnesi” yapılabileceğini akıl almamaktadır. Yalnız Hüseyin Cahit, kendi yazdığına göre; Abdülhamit’in çalışma odasını gezerken, masa üstündeki kalemini, “bir anı olarak” alıp cebine kor. Ardından, yatak odasında, ortadaki “kâğıt yığıntısı” içinden bir zarfı çekip alarak onu da cebine katar. Bu zarfta; “aydın, zeki ve yurtsever, temiz bir genç” olarak gördükleri, konağında her gece, Abdülhamit’e “lânetler savuran”, “bu yönetimle ülkenin batacağını ileri süren” birisinin, Abdülhamit’e yazdığı yazı vardır. Devlet Şurası üyesi olan genç, resmî aylığından başka, “Abdülhamit’ten ayda 150 altın ödenek” almakta, Temmuz aylığını aldığı için “padişahın ayak tozuna (hâk-i pây-i şâhâne)” yüz sürmektedir. H. Cahit; “bizleri başına toplayarak Abdülhamit’e lânetler okuyan” Jön Türkün durumu karşısında; “gerçeğin şu iğrenç görünümü içimi nefretle doldurdu” der. Fakat eline aldığı yazıyı, “cüzdanına koyup saklamayı” ihmal etmemiştir (Yalçın, 1976, 136-138). Aslında H. Cahit’in anlattıkları; reddedilen “Yıldız yağması”na içeriden bir örnektir. Kim bilir daha kimler, birer “hatıra olmak” üzere, ceplerine daha neleri almışlardır? Odalar dolusu jurnallerden, arşive girenlerin miktarı, ayrı bir “Hareket Ordusu becerisi” olarak tartışmaya açık durmaktadır.

Ahlâkî zaafa, Jön Türklerin meslekî yapıları da eklenir. Batıya öğrenci olarak gönderilen Jön Türklerden hemen hemen hiç biri, eğitimini gördüğü konuda milletine hizmet vermez. Diyelim ki Osman Hamdi Bey (1842-1910), Paris’te 12 yıl hukuk okumuştur. Döndüğünde, müzecilik ve ressamlık yapmış, bu alanlarda eser vermiştir (Yalçın, 1999, 96). Ahmet Rıza, Paris’te ziraat eğitimi görmüştür. Tarımla hiç meşgul olmaz, pozitivizm ve politikayla uğraşmak bütün hayatını doldurmuştur.
2. Yurt Dışında Jön Türk/İttihatçı Basın
İttihat ve Terakki, gizli bir siyasi organizasyon olarak kurulduğu için çalışmaları, yayın faaliyetleri de ülke içinde yasal olmayan yollardan gerçekleştirilmiştir. Normalde İttihatçı basın denilince 1908 Temmuzundan yani II. Meşrutiyet’in ilânından sonraki basının söz konusu edilmesi gerekmektedir. Fakat 1908 öncesi olmadan 1908 sonrası gelişmelerin sağlanması mümkün değildir. Meşrutiyet’in ilânı başta olmak üzere, parti mensubu yazar, siyasetçi, eğitimci kadroların yetiştiği zeminin göz ardı edilmesi doğru gözükmemektedir. Onun için cemiyetin kurulduğu tarihten itibaren, cemiyet adına çıkartılan yayınların en muhtasar haliyle ele alınması bir zaruret olmaktadır. Şu haliyle 1895 ile 1908 arası Jön Türk basını, İttihatçı basının temelidir. Tamamı da yurt dışında yayınlanmıştır. Burada Jön Türklerin hazırlayıcısı durumunda olan Genç Osmanlılar/I. Jön Türkler (1865 ve sonrası) ile yayın faaliyetleri, öncü rollerine rağmen daha evvelki döneme aittir. Aradaki çok yönlü benzerlik, fikri doku, yayın faaliyetlerinin kıyası, ayrı bir çalışmayı gerektirecek boyuttadır.

Jön Türklerde fikri yapı nedir, neleri istiyor, neleri savunuyorlardı? Fikirde, düşüncede derinlikleri ne idi? Jön Türkleri en iyi anlayıp tanımlayanlardan birisi; 1903’te, İstanbul’dan bir Fransız vapuru ile 18 yaşında Jön olarak Paris’e kaçan Yahya Kemal’dir. Vapurda kendisini kollayan Fransız E. Flage, kulağına eğilerek onun endişelerini gideren şu cümleleri söyler: “Siz, Jön Türk olmalısınız, pek memnun oldum, hiç korkmayınız. Fransa Jön Türklerin hâmîsidir; hürriyet’i şarka Fransa verecektir. Sizi Türk polisi buradan alamaz.” “Bir Müslüman gencinin şapka giymesinin en müthiş bir manzara olduğu o senelerde” Yahya Kemal, E. Flage’nin bir şapkasını başına geçirerek vapurda gezinir. Üsküplü, anası dindar, okumamış bir kadın; babası zengin, sarhoş bir devlet memuru olan Yahya Kemal’in, intibaı şöyledir: “Vapurun Müslüman yolcuları artık bana, yanmış ve mahvolmuş bir yolcuya bakar gibi bakıyorlardı” (Yahya Kemal, 1976, 80-81).

Kendi devletine karşı, Fransız desteğini ardında bulan genç Yahya, Selânik’te kendisini kandırarak sahile indirmek isteyen sivil zabıtaya, onu sarartıp, korkutan şu sözleri söyler: “Efendi! Ben Avrupa’ya firar ediyorum, orada Sultan Abdülhamid aleyhinde yazı yazacağım, bu vapurdan inmem, indirmek elinizde ise indiriniz!” (Yahya Kemal, 1976, 82).

Jönler, günlük siyasi takıntı yönünden uç noktalardadırlar. Osmanlı Devlet başkanı düşmanlığı ile dolmuş bir kafa yapısına sahiptirler. Fikri derinlik aramak beyhudedir: “Hepimiz Osmanlıyız; Abdülhamid zulmetmese Hıristiyan tebaamız çok iyi vatandaş olurlar; Ermeni katliamını icra eden yalnız Yıldız Sarayı’dır, Ermeni meselesi Abdülhamid’le Ermenilik arasında bir mücadeledir. Makedonya meselesi, yine Abdülhamid’in eseridir, Kanun-ı Esasi ilân edilse, o da zâil olur. Yunan Harbi’nde galip geldiğimiz halde, üste Girid’i verdik; Abdülhamid’in cinayetidir. İngiltere Akabe’yi aldı, Abdülhamid’in idaresi yüzündendir. 1877’den beri ne kaybettikse hep onun belâsıdır. İngiltere hayırhâhımızdır. Türkiye’de Kanun-ı Esasî taraftarıdır. İstanbul’da hür bir idare istiyor, hürriyeti ilân edersek ve İngiltere ile dost olursak vatanımız kurtulur; bütün Osmanlı tebaası kardeş ve kanun nazarında müsavî olmalıdır. Abdülhamid mecnundur, Halife olamaz; Abdülhamid’in Osmanlı Hânedânından olduğu şüphelidir, belki bir Ermeni sulbündendir” (Yahya Kemal, 1976, 191-192).

Jön Türklerdeki amansız Türk Devlet başkanı düşmanlığı, onları zaman zaman devlet ve vatanın can hasmı olan ülkelerle işbirliğine sürüklemiştir. İçinde basın boyutu bulunduğu, fikri düzlem ve siyasal tavrı belirlediği için bahsi geçen Boer örneği fikir vermede yeterli olacaktır.

İkinci dönem Jön Türk basının öncüsü Ali Şefkati’dir denilebilir. Darbeci İskalyeri-Aziz Bey Komitesi üyesi olan Şefkati’de Abdülhamit husumeti, Sultan Murat taraftarlığı, darbe düşüncesi ile birleşmiştir . Darbe teşebbüsü başarısız olunca İtalya’ya kaçar. Orada İstikbâl gazetesini yayınlar (Kuran, 1945, 22-23). İstiklâl’e, Londra’da çıkarılan Hayal, Hürriyet gazeteleri eşlik etmektedir. Bu gazeteler, İstanbul’daki Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi öğrencilerine, İran Şahını bir suikast düzenleyerek öldüren, o sıralar İstanbul’da bulunan Babi inanıştaki (İranlı Seyyid Ali Muhammed 1819-1850, yanlısı) Kitapçı Acem Rıza tarafından, Temo ve arkadaşlarına tezgâh altından temin edilmektedir. Şahın suikastla öldürülmesi, İttihatçılar tarafından, “Türkiye halkını heyecan ve harekete getirmek için” büyütülen bir “tahrik ve teşvik” konusu yapılır. Bildiri bastırılarak dağıtılır. Temo’nun bildirisinin başına konan beytin ikinci satırı: “Deh! Diye diye gitti ..cennetine Şah-ı Acem” satırı da bulunmaktadır. Temo, destelerle gönderilen basılı evrakı, “Galata’daki Fransız ve İtalyan postahanelerinden ecnebi kavasları vasıtasıyla aldırarak tanıdıklara, cemiyete mensup olanlara” dağıttırır (Temo, 2000, 59).

Yurt dışındaki İttihatçı basının desteklerinden birisi, İngiltere’nin işgali altındaki Mısır Hidivliğidir. İ. Temo’nun yayınladığı mektuplara yansıyan kadarıyla, Mısır Hidivi İttihatçı gazetecileri desteklemektedir . Bu durumu, Mizancı Murat’ın Paris’e gelen Hidiv’i ziyaret etmek istemesi ortaya çıkarmıştır. Prensip gereği, Jönlerle yurt dışında görüşmek istemeyen Hidiv’e sert bir mektup yazan Mizancı Murat; bundan böyle “verdiğiniz parayı da istemem” der. Murat o sıra Figaro’ya yazdığı bir yazıda, Türkiye’ye yabancı müdahalesini istemiş, Ahmet Rıza da Meşveret’te, “Ben Müslüman değilim, doğru bir adamım” diye yazmıştır. Bu iki olayı da öğrenen Hidiv, “Ben bu cemiyete mahza İslâm oldukları için muavenet ediyorum, bunların en büyükleri, birisi İslâm değilim, diğeri devleti ecnebilerin himayesi altına sokmak istiyor, lânet olsun bunlara” tepkisini verir (Temo, 2000, 72, 85).

Dönem itibariyle, yurt dışında çıkartılan Jön Türk gazeteleri, İttihatçı basının öncüsüdür. İttihatçı yayın organlarının fikrî, siyasî dokusu, yazar kadrolarının yetişmesine varıncaya kadar Jön Türk gazeteleri etkili olmuştur. 1889 ile 1908 arasında yüzden fazla çıkartılan bu gazete ve dergilerin baskın özelliği; Osmanlı yönetiminin etkisinin hissedilmediği yerlerde yayınlanması ve muhalif olmasıdır. Bu iki özellik, birbirinin sonucu ve aynı zamanda tamamlayıcısıdır. Jön Türk basınının çıktığı yerlerden bazıları; Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Kıbrıs, Mısır gibi dünkü Osmanlı ülkeleridir. İşgal yönetimleri, Osmanlı Devleti ile mücadele eden Jönlere, gazete çıkarma, barınma, dağıtım imkânları tanıyarak, onları desteklemeyi uygun bulmuşlardır. Arada, hedef itibariyle tabii müttefiklik bulunmaktadır.

Jön Türk basınının en etkililerinin çıktığı yerler; Fransa, İngiltere, Avusturya, İtalya, İsviçre, Belçika gibi Avrupa ülkeleridir. Ayrıca Brezilya, Amerika da listeye eklenmelidir. Avrupa ülkeleri içinde, Almanya yer almamaktadır. Bu durum, muhalif basının yeşerdiği zeminlerle; o ülke yönetimlerinin, Osmanlı politikaları arasındaki bağı düşündürmektedir. II. Abdülhamit yönetiminin Almanya ile yakın ilişkileri; gariptir, İttihat ve Terakki devrinde ortaklığa dönüşmüştür. Ama o yakın ilişki, iktidarda iken İngiltere ve Fransa ile temin edilememiştir. Onun için bu ülkeler, Jön Türk basınının, sadece çıkma fırsatını bulduğu yerler olmamışlardır. İttihatçı basını, posta yönetimleri aracılığı ile yasaklandığı Osmanlı topraklarına sokan-okunmasının temin eden, muhalif yazar ve partizanları koruyan devletler olmuşlardır.

İttihatçı özelliği baskın olan gazetelerden; Meşveret, Mizan, Osmanlı, İntikam, İçtihad gibi bazılarına burada kısaca değinilecektir.

2.1. Meşveret
Ahmet Rıza tarafından, 3 Aralık 1895 tarihinde Paris’te çıkartılmıştır. Türkçe ve Fransızca ilaveleriyle birlikte on beş günde bir basılan gazete, İttihat ve Terakki’nin yayın organıdır. Türkiye’ye Galata Fransız Postahanesi aracılığı ile sokulmuş, aynı vasıta ile haberleşme temin edilmiştir. Hüseyin Cahit’e göre; okuyan gençlik üzerinde, gizli gizli büyütülen derin bir etkisi vardır. Hakkında büyüklüğünü gösterecek hikâyeler, fıkralar anlatılmaktadır. “Avrupa’da Abdülhamit idaresi aleyhinde çıkardığı, incecik kâğıtlar üzerine bastırarak İstanbul’a sokabildiği gazetelerden elimize geçenleri okuyarak onu sevdik ve çok büyük gördük” (Yalçın, 2002, 61).

Hüseyin Cahit ve arkadaşlarına, “kitapçılarda Fransız gazetelerinin satışının yasaklandığı, yabancı postanelerde ‘Post restant’ damgasıyla gelenlerin bile kuşkuyla izlendiği zamanlarda bile” Meşveret ve Temps gazetelerini Şuayıp getirmektedir. Ayrıca Fransız gazetelerini, “ateşli bir komitacı ruhuyla çalışan” iki Ermeni genç de sağlamaktadır. Yalnız basılı malzemeyi, doğrudan yabancı postalardan almazlar. “Araya bir yabancı ya da konsolosluk görevlisi” karışmakta, ondan sonra Türkiye içine dağılmaktadır. Jön Türklere yabancı postanelerin hizmeti büyüktür. Hüseyin Cahit, takdirini şöyle belirtir: “Yabancı postalarının bize büyük yararı olmuştur. Onlar bulunmasaydı, ülkeye hiçbir gerçeğin ışığı, hiçbir özgürlük havası giremezdi.” (Yalçın, 1999, 53, 67). Böylesine bir anlayış Avrupa’ya, özellikle Fransızca ile gelen Fransız kültürüne büyüleyici bir bağlılığı da getirmiştir: “Paris’e gidebilmek, tiyatrolarını, kitaplıklarını dolaşmak, istediğimiz gazete ve kitapları doya doya okumak, o uygar ve özgür ülkede yaşamak, yurtta özgürlüğü sağlamak için uğraşanlarla birlikte bulunmak.. Bunlar içimizi yakan dileklerdi!” Paris’e duyulan hayranlığa karşılık Abdülhamit ve saraydan da nefret edilmektedir: “Sarayla ilişkili her şeyden tiksinirdik. En büyük ahlâksızlık, Saraya gidip gelmek, Saray adamı bulunmaktı” (Yalçın, 1999, 68, 69).
Meşveret’te, Ahmet Rıza dışında Halil Ganem, İstanbul’dan İsmail Safa, Kars Mebusu Muhiddin Paşa, Mizancı Murad’ın da yazıları, imzasız mektuplar, müstear adla makaleler yayınlanmıştır.

Gazete, cemiyetin yayın organı olduğu için ilk sayısında cemiyetin amaçları, görüşleri ortaya konmuştur. Ahmet Rıza, İttihat ve Terakki’nin Paris’teki merkezinin de yöneticisi durumundadır. Yalnız Meşveret’i, diğerlerinden ayıran bir özellik, görüş itibariyle pozitivizmi benimsemesi, Auguste Comte’un oluşturduğu teşekkülün “müridi” olması, düşüncelerini pozitivizm doğrultusunda şekillendirmesidir. Meşveret’in, ardından partinin temel sloganı, pozitivizmden ödünç alınmıştır. “Düzen içinde ilerleme” (Ordre et Progres), birlik ve ilerleme, Fransız pozitivistlerinin de sloganıdır. Zaten, Meşveret’in yayınlanacağı, ilk defa pozitivistlerin yayın organı Revue Occidentale tarafından haber verilmiştir: “Pozitivist takvimine göre iki haftada bir sayı çıkacak olan Meşveret, bizim “Nizam ve ilerleme” politikamıza göre hareket edecektir” (Ramsour, 2001, 35). Haberin muhtevasından, Paris’te Mithat Paşa’yı merasimle karşılayan pozitivistlerin, yeni bir başarıdan duydukları sevinci gizlemedikleri hissedilmektedir. 15 Nisan 1897’ye kadar Comte’nin sözü olan “Ordre et Progres” sloganı, Fransızca Mechveret’in başlık kısmında, Pozitivist takvimiyle birlikte kullanılır. Bu yüzden, “Tanrı tanımazlık bayrağı” olmakla suçlandığı için, geçici bir süre kaldırılır (Korlaelçi, 2002, 2001).

Paris, Avrupa’ya kaçan Jön Türk’lerin en önemli durağı durumundadır. İttihat ve Terakki’nin başında Ahmet Rıza bulunmaktadır. Yük oldukları için “işe yaramayan” fertleri tutmayan Ahmet Rıza, “Amedî (İshak Sükûtî)” gibileri istemektedir. Temo’ya yazdığı mektubunda Avrupa’da koparılacak “vaveyla” arzusunda Meşveret’in Fransızcası, “küçük bir numunedir”. Bastırdığı risaleleri başbakanlara, yazarlara, gazetecilere göndermektedir (Temo, 2000, 68-69).
Paris’te, Makedonya Bulgar İhtilal Komitesi, Türkleri, dönemin Osmanlı yöneticilerini barbar göstermek, Batı insanını, Hıristiyanlık duygularını kullanarak kışkırtmak için yalan haberler yaymaktadır. Manastır’da süngü ucunda teşhir edilen beş kişiyi de Bulgar olarak tanıtmaktadırlar. Bunun üzerine Temo, Paris’te uzun süre kalıp yayıncılık yapan Ahmet Rıza’ya müracaat eder. İsteği “sahte propagandalara karşı yazı ve yayınla protestodur”. Kayıtsız kalan Ahmet Rıza; “biz önce kiminle uğraşalım? Bu gibi duruma sebep olan Abdülhamit idaresi ile mi, yoksa bunlarla mı?” cevabını verir (Temo, 2000, 147). Temo, Bulgar komitecilerinin yalanını ortaya koyan bir yazı hazırlar. Balkan vilayetlerinde halkın (Türk, Arnavut, Ulah, Yahudi ve tüm Müslümanlar) Osmanlı idaresinin devamını ve ıslahat istediklerini, bölünme ve yok oluş istemediklerini anlatan bir yazı ile Fransız gazetelerine müracaat eder. Intransigent gazetesi yetkilisi: “Bunca zulüm ve baskıya karşı Türklerin lehine feryat ediyorsunuz. Siz de Ermeniler, Bulgarlar, Grekler gibi o boyunduruktan kurtulmak isterseniz, her türlü yardımı yaparız. Biz Türklerin, Müslümanların zulmüne alet olamayız” diyerek yayınlamayı reddeder. Gazete yetkilisinin son sözleri: “Hürriyet isteyiniz efendiler, hürriyet!”olur (Temo, 2000,147-148).

Ahmet Rıza, kendine has orijinal fikir ortaya koyan bir düşünür değildir. Pozitivizmin Türkler, Osmanlı vatandaşları arasında yayıcısı, bir politik gazetenin başyazarı, yayıncısıdır. Onun için politik söylemi serttir. II. Abdülhamit’e karşı âdeta savaşır. Kendisine değer verilerek, ziraat eğitimi aldığı halde, Bursa’da Millî Eğitim Müdürü yapan yönetime karşıdır. Devlet başkanı hakkında; “Bu hükümdara insan demeye utanıyorum” demekten çekinmez. Ona göre Abdülhamit, “Kızıl Sultan”dır. “Dolandırıcı, yalancı, cellât, Tanrı’nın lâneti, kanlı majeste, kanlı despot, soysuz tiran, Müslümanların yüzkarası, koyun sürüsüne çobanlık eden kurt”tur.

Bir ara Osmanlı yönetimi, basımevine “daha fazla para vererek” yayınını önlemeye çalışmış, basıldığı matbaadaki Türk Harflerini satın aldırttığı için Meşveret, taşbaskısı ile yayınlanmıştır. Bu tür örtülü çalışmalar Meşveret’i durdurmaya yetmez. Bunun üzerine Ahmet Rıza hakkında Osmanlı yönetimi, devlet başkanına ısrarlı hakaretleri yüzünden dava açtırır. Temmuz 1897’de bir Fransız avukatın takip ettiği davada Fransız mahkemesi, “on altı Franklık” sembolik bir ceza verir. Fransız basını, “basın özgürlüğü” adı altında Ahmet Rıza’yı destekler. Cesareti ve bir o kadar da hakaretleri artar. Meşveret, hakkındaki ikinci davada kapatılmıştır (Ramsour, 2001,49-51).

Bundan sonra Meşveret, Fransızca olarak bir süre İsviçre’de, Belçika’da yayınlanmıştır. Belçika’daki yayın işi; tam bir “ideolojik dış destek” ile mümkün olur. Polis, Fransa’da yasaklandığı için Meşveret’e Belçika’nın da izin vermeyeceğini bildirmiştir. Fakat Ahmet Rıza, Belçika Meclisine giderek tanıdığı, “pozitivist M. Hector Denis’e” müracaat eder. O ve bir yakını parlamenter himaye ederek, “pozitivistler arasındaki işbirliğini” gösterirler. Hatta M. Laurent: “Ahmet Rıza’nın gazetesi Türkçedir, ne yazdığını bilmiyorum. Fakat Sultan Hamit hakkında ne kadar şiddetli lisan kullansa gene azdır. Binaenaleyh imzamı koyarak ben çıkaracağım, hükümetin haddi varsa kapatsın” der. Bunun üzerine hemen bir nüsha hazırlayan Ahmet Rıza, Brüksel’e giderek M. Laurent imzası ile Meşveret’i yayınlar. Ardından Türkçe Meşveret’i Mısır’a götüren Ahmet Rıza, orada Şura-yı Ümmet adıyla Meşrutiyet’in ilânına kadar yayınlar (Korlaelçi, 2002, 201).

Hürriyet Denemesi
İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden Mithat Şükrü , Cenevre’ye geçince oradaki “ihtilâl hareketi” elemanı durumundaki İttihatçılarla bir araya gelir. İlk kararları bir gazete çıkartmaktır. Ailelerinden gelen paranın bir kısmı gazeteye ayrılacaktır. Kararlaştırdıkları gibi de yaparlar. Yalnız, “gazete çıkarma hazırlığı içindeyken bir yabancı el onların içine” sızar ve kendilerine gazete için imkânlar sunar. Gazetenin adı Hürriyet konmuştur. “Herkes sırasıyla yazı yazmaya başlar”. Karikatürleri, Doktor Akil Muhtar (Özden) çizer. Bu karikatürler, Abdülhamit görünce; “sarayda öfkeden camlar”ı patlatacağı cinstendir (Sorgun, 2007, 19).

2.2. Mizan
Mehmet Murat tarafından 21 Ağustos 1886 tarihinde İstanbul’da çıkarılan bir siyasi gazetedir. İstanbul, Kahire, Paris Cenevre ve tekrar İstanbul’da Mizancı Murat tarafından yayınlanmıştır. Haftalık, günlük çıktığı gibi, yayını durdurularak tekrar başlatıldığı, sahibi-başyazarı M. Murat’ın bulunduğu yerlerde neşredildiği için yayın yerleri de çeşitlilik arz eder. Yurtdışındaki çıkışları ile İstanbul’daki yayın politikaları birbirinden farklıdır. Onun için dönem dönem üzerinde durulması yerinde olacaktır. İlk dönem; 21 Ağustos 1886 ile 11 Aralık 1890 arasında 159 sayı kadar çıkarılmıştır. Yayın politikasında hürriyetçi, serbest fikirler yanında Pan-İslâmist yapı öne çıkmaktadır. Onun için bazı çevreler, hükümet ve sarayın organı gibi değerlendirirler. Mizancı Murat, “İkinci Kıble” gördüğü İstanbul’da Halife aracılığıyla bütün Müslümanların yabancı boyunduruğundan kurtarılmasını, büyük bir İslâm devletinin kurulmasını hedeflemektedir. 21 Ocak 1896-8 Temmuz 1896 arasında 25 sayı Kahire’de yayınlanan Mizan, içerik itibariyle İstanbul’dan çok farklıdır. Sahibinin, “tahrikçi ve ihtilâlci kişiliği” ile birlikte Osmanlı yönetimine saldıran bir yayını takip eder. Bundan sonra gazete, Murat Bey’le birlikte Paris’te 14 Aralık 1896-3 Mayıs 1897 tarihleri arasında 18 sayı yayınlanır. İshak Sükûtî, Çürüksulu Ahmet, Şerafettin Mağmûmî, Ali Kemal, Süleyman Nazif çevresinde yer alarak gazete idaresinde yardımcı olurlar. Paris’te Mehmet Murat, cemiyetin reisi seçildiği gibi Mizan da “cemiyet tarafından tayin olunan” bir yazı heyetinin idaresine verilir. Artık “Cemiyetin taht-ı mesuliyetinde neşrolunan resmî bir vasıta-i efkârıdır.”Baskısı da orada yapıldığı için yazı heyeti ve Murat Cenevre’ye geçer. Gazete, son (18.) sayısında cemiyet adına harekete geçen bazı kişilerin, tehdit mektuplarıyla para sızdırdıklarının duyulduğunu, bunların örgütle ilişkilerinin olmadığını açıklar. Zira birileri Baron Hirch’e mektup yazarak, para vermezse demiryolunu havaya uçuracaklarını tebliğ etmişlerdir (Göçmen, 1995, 172).

Mizan, 10 Mayıs 1897-19 Temmuz 1897 arasında Paris’in devamı olarak 29. sayıya kadar 11 sayı Cenevre’de yayınlanır. Bu dönemde, II. Abdülhamit’i, “ya Meşveret usulünü kabul” veya saltanatı terk etmeye çağırmaktadır. Diğerlerine göre oldukça düzgün/gösterişli yayınlanan Mizan’ın başlığı altında “Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin vasıta-i neşriyatıdır” ibaresi bulunmaktadır. Bu ibare altında: “İttihad ve Terakki, emniyet ve ma’delet (adalet), usûl-ü meşveret, hâkimiyet-i millet, vazife ve mesuliyette müsavât” sloganı bulunmaktadır. Gazetede; Tarsûsîzade Münif, Tunalı Hilmi, “Şehîd-i zîhayat (Mizancı Murad”, Kaymakam Şefik, 1878’de Osmanlı Meclisi Mebusanında Kudüs Milletvekilliği yapan, meclisin dağıtılmasından sonra Avrupa’ya kaçıp Cenevre’de Hilâl, Paris’te La Jeune Turquie dergilerini çıkaran “Beyrutlu Arap milliyetçisi Halil Ganem (ö. 1903 Paris), Ammekyan Efendi, “Osmanlı hükümeti aleyhine yazan” Albert Koda da yazılar kaleme alır. Cenevre’de Abdülhamit düşmanlığı ilerlemiştir. Osmanlı Devlet başkanına, “Memleketi yöneten artık bir sultan değil, şeytandır”, “Sultan değil, taht üzerine kurulmuş ifritin ta kendisi, uğursuz herif, katil-i ekber, şeyn-i (ayıp) beşeriyet, cani-i âzam” ifadeleri kullanılır.

Burada Mizan ile Meşveret’in arası da açılmıştır. Çünkü Meşveret yazı kadrosunda olan Aristidi, “G. Ümid” imzasıyla, Girit’te ayaklanan Rumları haklı gösteren bir yazı yayınlanmıştır. Cenevre’deki İttihatçıların nefretini çeken bu yazı; uyarı, rica ve tekziplere kulak asmayan Ahmet Rıza tarafından düzeltilmez. Bunun üzerine Mizan’da, Ahmet Rıza’nın cemiyetten ihraç edildiğine dair bir mazbata yayınlanır (Göçmen, 1995, 168). Mizan, Girit isyanını, Rumların Osmanlıya karşı bir kalkışması değil, arkasında bazı devletlerin gizli emellerinin, Rusya’nın Akdeniz’e sarkma siyasetinin bulunduğu hareket olarak değerlendirmektedir. Fakat bu gelişmelerden iki ay sonra, sarayla anlaşan Mehmet Murat, İstanbul’a döner. Danıştay üyesi olur. İstanbul’a dönüş, ferdi bir kararın sonucu değildir. Rahmi ve Süleyman Nazif de yurda dönmüştür. Mizan’ın parti adına yayın kurulu başkanlığını yapan Çürüksulu Ahmet Bey Brüksel; Rauf Ahmet Bey, Atina elçiliğinde memuriyet alırlar. Halil Muvaffak, Roma elçiliği üçüncü kâtipliğine atanır. Resmi göreve tayin yanında; İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi’ye, “kaydı hayat şartıyla Credit Lion Bankasınca muntazaman ödenecek on ikişer lira maaş” bağlanır. Mağmûmî, Nuri, Akil Muhtar, Refik Nevzat ve diğerleri, Paris’te kontrol altında tahsillerine devam edecektir. Cemiyet, yayınını durdurduğu için on bin Frank tazminat, her üye için de talebe tahsisatı olarak üçer yüz Frank tahsisat talebinde bulunmuştur. Tunalı Hilmi’ye hutbeleri karşılığında 4000 frank verilecek, cemiyetin evrakı da 1600 frank karşılığında Ahmet Celalettin Paşa’ya teslim edilecektir. Yapılan anlaşma rağmen Paşa’ya, “lüzumsuz evrak ve bozuk hurufat verilmiş”, buna karşılık da cemiyetin kasası doldurulmuştur. Serhafiye Ahmet Celâleddin Paşa ile anlaşma bu kadar değildir. İshak Sükûtî, paşa ile İttihat ve Terakki’nin Mısır şubesinin kapatılması, eldeki basılı malzeme ve cemiyete ait malzemenin teslimi üzerine yazılı metin üzerinde anlaşmıştır. Bin İngiliz lirası karşılığında, dökümü yapılan malzemeler teslim edilecektir. Yalnız Jön Türkler anlaşmaya sadık kalmamışlardır. İshak Sükûtî ve ekibi, elde edilen paranın 260 lirasını Mısır Şubesi’ne verdikten sonra, geri kalanla Cenevre’de kapatılan Mizan yerine Osmanlı gazetesini çıkarmışlardır.

Mehmet Murat, uzun bir aradan sonra, 30 Temmuz 1908-12 Nisan 1909 arasında 134 sayı Mizan’ı yeniden yayınlar. Artık İttihat muhalifi bir yayın politikası takip etmektedir (Göçmen, 1995, 156-178; İnuğur, 1993,296).

Mizan’ın, 30 Temmuz 1908’de günlük olarak çıkmaya başlaması, İttihat ve Terakki tarafından iyi karşılanmamıştır. Gazete, yeni sayısında Meşrutiyeti ilk defa ilân edenin Abdülhamit olduğu gibi, yeniden ilân edenin de kendisi olduğunu, dolayısıyla meşrutiyetin “bütün şan ve şerefinin” ona ait olduğunu yazar. Ayrıca basın yoluyla haberleşmeyi tercih ederek, İttihat ve Terakki’ye açık mektup yayınlar. II. Meşrutiyet’in ilk günlerinde, yarı görünür vaziyette olan cemiyet de, Mizancı Murat ile basın üzerinden yazışır. Sebep; önceleri gizli iken cemiyetin şube başkanı olan Murat’ın, örgüte verdiği istifa dilekçesinin sonucunu ve konumunu sormasıdır. Cemiyet, Mizancı Murat’a; ilişkisinin kesildiğini, cemiyet adına açıklamada bulunamayacağını bildiren açıklamasını, İttihad ve Terakki’de yayınlar. Parti gazetesi olan İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908 tarihli ilk sayısının üçüncü sayfasında, “Muktebisât” başlığı altında “Mizan gazetesinden: İttihat ve Terakki Cemiyet-i Osmaniyesi Riyaset-i Aliyesine” alıntısını yaparak bu mektubu basmıştır. Mizancı Murat’ın imzasını taşıyan yazıda, gazeteci-cemiyet ilişkisi ile ilgili dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır. Meşrutiyetin ilanından sonra hainlerin bir an evvel açıklanmasını isteyen Murat, cemiyet karşısında bir savunma psikozu içinde, onun vereceği cezaya rıza gösteren, on bir yıl aradan sonra barış yolu da arayan biri durumundadır: “Malum-ı âlileridir ki o menhus müdahalenin neticesi olarak işgal ettiğim mevki’i ariyet (geçici mevkii) sırasında ve talep ve rıza-yı bendeğânem hilâfında Şurayı Devlete memur buyrulduğum eyyâmda âdet-i veçhile vaki’ olan tahlîf-i resmîden başka mücerret kendi rızamla aile ve bağ bahçe ve daire-i resmiye umur-ı cariyesinden gayri bir şey ile meşgul olmayacağım hakkında en muhterem makama söz vermiş idim. Kanun-ı Esasi ile aff-ı umumi tabii olarak o bendi üzerinden ref’ etmiş iken bununla iktifa etmeyüb geçen Pazar günü mahalline azîmetle verilen sözlerin iadesini istidâ ve muvafakatini istihsal eyledim. Şu suretle hürriyet-i hareketime malik olduğum dakikadan bugüne kadar gazete işleri ve memuriyetten fekk-i rabıta muamelesi ile meşgul olarak ihvan-ı gayretten biriyle görüşüp konuşmağa ve bu babtaki emr-i âlilerini almağa vakit bulamadım. Bu günlerde ise her vakitten ziyade meşgul bulunduğumdan şu suret müracaatı ve emirlerine intizarı tercih ettim. Bu dakikada cemiyet-i muhteremenin hakk-ı âcizanemdeki fikir ve mevki’i ne merkezde olduğunu tabii bilemem. Ânı bilmek hakk-ı sarîhime istinaden arz ve istida eylerim ki son on bir senelik harekât ve sekenât-ı âcizânem icab-ı mevkı’a ve iktiza-yı namus ve haysiyete muvafık olduğu nezd-i ulyalarında tebeyyün ederek ihsan buyrulacak tebriye-i zimmet (masum olduğunu ispat etme) mazbatasını nasıl hüsnü kabule mâil ve hâhişker (istekli) isem nizâmât-ı hususiye-i cemiyet ve adâb-ı umumiye-i memleket ahkâmına muvâfık olarak cemiyetçe verilecek hükümlerden ve âdî tevbihten bed’an (başlayarak) ile en ağırına kadar bilcümle mücazâtı dahi aynı teslimiyet ile kabul edeceğimi peşinen beyan ederek vakit ve mahal-i mülakatı mübeyyin olacak cevab-ı kerimânelerinin yarınki Cuma günü saat onu geçmezden evvel matbaaya tebliğe himmet buyrulmasına intizar eylerim. Cevabın adem-i vürudu nezd-i âcizânemde tebriye-i zimmet mazbatası makamına kâim olarak cemiyete karşı dahi hürriyet-i hareketimi iade etmiş olacağım. Şu isticâl-i âcizâneme olan sebeb-i aslîye gelince hasbe’l-icâb cemiyetten infikâk ve inzivayı ihtiyar ettiğim sırada her türlü fedakârlığa hazır bulunmak ile beraber hiçbir vakitte nefâhir gibi bir zaafa mağluben kendini marifet ve muvaffakiyetlerini ifşaya esasen mezun bulunmayan cemiyetimiz namına olarak şu günlerde mühürlü mühürsüz ve “Biz şöyle ve böyle muvaffak olduk” gibi nâ-bemahal ibareleri havi seyyar ve sabit ilânlar neşrolunmasıdır. İkiden biri: Ya cemiyetimizin şekl-i esasîsi tebeddüle uğramış, yahut cemiyet namına bir takım beyancılar hüsn veya suiniyetle bu harekete kıyam etmiş demektir. Şu son zannım daha galib olduğu gibi cevab-ı âlilerinin vakt-i muayyende gelmesi dahî anı külliyen te’yît etmiş olacağından Paris ve mülhakâtı şubeleri riyasetinden Senjermen 21 Kanunuevvel 312 tarihiyle ve Çürüksulu biraderimizle idarehâneye gönderilüb neticesi hakkında henüz bendelerine malumat verilmemiş olan istifanameyi ke’enlemyekün (olmamış gibi) add ile ve yine şube reisi sıfatıyla saye-i adaletvâye-i cenab-ı şehriyârîde Kanun-ı Esasi’nin bahşettiği hak ve daire-i alinin dâhilinde mezkûr neşriyatın menâbı’ını taharri etmek ve icabına göre ifa-yı vazife eylemek üzere kendimi muhtar bileceğim. Ol babda emr ü irade hazret-i men lehü’l-emrindir. İmza Murad”.

Murad’ın mektubuna, cemiyet tepkilidir. İttihatçı kadro, “şiddetli hareket edilmezse daha ilk günlerde hürriyet ve meşrutiyetin döne döne yine Abdülhamit’in ayaklarına kapanacağını” düşünür. “Bir aralık cemiyete girmek isteyen” Murad’ın talebi kabul olunmayarak karşı tavır alınır (Karabekir, 1995, 345, 353).

Bu yüzden cemiyetin, Mizancı Murat’ın dilekçesine cevabı; şiddetlidir: “Mizan gazetesi sahip ve muharriri Murat Bey’e: Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin Derseâdet’teki heyet-i idaresi bir heyet-i merkeziyeye merbuttur. Heyet-i merkeziyenin de tanınmaması meşruttur. Binaenaleyh sizinle mülakat gayri mümkündür. Tebriye-i zimmet mazbatanızın itasını-İstifanızla bundan sonraki ahval-mümteni’ (imkânsız) kılar. Hakkınızdaki karar bilahare ita ve tebliğ olunur. Hüsn veya suiniyetle cemiyet namına, cemiyetin malumatı olmaksızın yabancılar tarafından neşrolunan beyannameler hakkında tedabire tevessül katiyen heyet-i merkeziyenin hakkıdır. Sizin hakkınızda heyet-i merkeziyenin re’yi şudur: Heyet sizi katıyyen efrad-ı cemiyetten tanımaz. Şube Reisi sıfatıyla değil hiçbir suretle cemiyet namına bir harekette bulunmanıza da müsaade göstermez.” (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/3).

Mizan, 4 Ağustos 1324 (1908) tarihli başyazısında, İttihat ve Terakki’ye, kaç merkezi varsa hepsinden farklı sesin çıktığı yönünde yüklenir: “Hilâfet ve saltanat kisve-i celilesi ile müzeyyen olan bir istibdadı çekemeyen millet-i muazzama-i Osmaniye yeniçeri zorbalıklarını kendisine derhatır ettiren hafî, başsız, intizamsız, şekli meçhul bir istibdat önünde baş eğemez. Bunu hayalhanelerine sığdıran sersemler cemiyet-i celileye aza olamaz.”
Mizancı’nın, padişahın cemiyetin fahrî reisi olması, merkez heyeti başkanlığına Ahmet Muhtar Paşa’nın getirilmesi gibi teklifleri vardır. Zira: gizli, başsız ve vücutsuz bir “ejderhanın ümmeti tahrişe bir müddet daha devam edecek olursa halkı ‘gidene rahmet’ okumaktan” menetmek mümkün olmayacaktır (Karabekir, 1995, 416-417).
Bu defa cemiyetten Mizancı’ya gelen cevap, sadece sert değildir. Açık bir tehdidi de içermektedir: “Cemiyetimiz diye yad ettiğiniz Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile yine size ve âleme karşı bir daha tekrar edelim ki sizin hiçbir alâkanız, uzaktan, yakından hiçbir merbutiyetiniz yoktur. Biz sizi tanımıyoruz! Siz bizim nazarımızda Mizan namıyla bir gazete neşreden bir adamsınız. Fakat bu lisanda, bu kafada devam ederseniz o zaman sizi bir sıfatla daha tanıyacağız ki o da müfsitliktir!” Cemiyet Selânik’ten, “son sözünü” de söyler: “Efkâr-ı umumiyeyi böyle hezeyanlarla ifsad etmekten tevakki (sakınma) ediniz. Yoksa buna mecbur edilirsiniz.” (Karabekir, 1995, 418).

Murat, cemiyete cevap vermekte gecikmez: “Cemiyet beni içine layık görmüyorsa cevaben teessüf ederim. Fakat meyus olmayarak ifa-yı vazife-i hamiyetten geri duramam. Devlet ve millet-i Osmaniye’nin selâmet ve saadeti her bir şahıstan, her bir heyetten her bir cemiyetten nisbet kabul etmez mertebede âli ve mukaddestir.” (Karabekir, 1995, 419).
Bu tartışmanın yakın ve yumuşak sonucu bellidir: Tutuklanmak. Nitekim, bir süre sonra 26 Eylül 1324 tarihli Mizan’da şu telgraf yayınlanır: “Telgrafname-i sami suretidir Zaptiye Nezaretine, Murat Bey’in emsâli misillû taht-ı muhafazada bulundurulmak üzere Harbiye Nezareti’ne teslimi muktezidir. 26 Eylül 1324 Sadrazam Kâmil”.
Cemiyet, Sadrazamın imzasıyla ve görünürde “korumak” maksadıyla tutuklama emrini çıkartmıştır. Aynı gün tutuklanan Murat Bey, 27 Eylül’den itibaren Mizan gazetesini düzenli çıkaramaz. Çünkü resmî ilânla Zaptiye Nezareti tarafından yayını geçici olarak durdurulmuştur: “Mizan gazetesi, ezhan-ı umumiyeyi tahdiş ve tehyic edecek yolda neşriyata musirrane devam etmesinden dolayı icra olunan tahkikat neticesine intizaren devletçe görülen lüzum üzerine mezkûr gazete bâ emr-i samî muvakkaten tatil olunmuştur. 14 Ramazan 1326/27 Eylül sene 1324 Nezaret-i Umur-ı Zaptiye”. Gazete, 9 Şubat 1324’te tekrar yayınlamaya başlar (Karabekir, 1995, 419-420).

Vaktiyle birlikte iken, Ali Kemal ve Mizancı Murad’ın karşı tavır alması; “padişahla münasebeti hayırlı bir alâmet” değildir. Bu hal cemiyet gözünde, “kendisini de yeni uşaklarını da (A. Kemâl, Murad) felâkete götürecek ve belki de millete pahalıya mal” olacaktır. “Kur’an’ına ve silâhına ellerini basarak hürriyete ve meşrutiyete yemin etmiş binlerce aydın genç”, “bu gafiller alayını uzun zaman seyretmeye dayanamazlardı”. Tanin gazetesi, “ilk mücadelesini” açarak “Padişahtan meşrutiyetin icaplarına” uymasını ister, Ali Kemâl’le ilişkileri sorgular (Karabekir, 1995, 351-352).

Mizancı Murad’ın sürgünle biten akıbetinin öncesini, nedense Karabekir, İttihat ve Terakki içinden birisi olarak açıklamaz. Onun uğradığı muameleyi, Temo ortaya koyacaktır. Mizancı Murat, 31 Mart olayı sıralarında Mizan gazetesinde, İttihat ve Terakki’yi eleştiren yazılar kaleme almaktadır. Temo, Meşrutiyet yönetiminin henüz yerleşmediğini belirterek Mizancı’yı; gazetesinin-kendisinin, mesleğinin “ileride korunabilmesi için” tavrını değiştirmesi gerektiği yolunda uyarır (Temo, 2000, 192-194). Fakat eski büyük ağabey ve yeni hasım gazeteciye hakaret; teşkilâttan birisi olarak Temo’yu bile şaşırtmıştır (Temo, 2000, 195). Yalnız, Mizancı’ya uygulanan aşağılama, sürgün; başka gazetecilere, suikast olarak yansıyacaktır.
Mizancı, İttihatçıların doğuş, örgütleniş sürecinde büyüklerindendir. Avrupa’ya kaçmadan önce idama mahkûm edilmesine İttihatçılar üzülmüş, Avrupa’dan ikna edilerek dönüşünde mideleri bulanmıştır (Temo, 2000, 64, 66). Mizancı Murat , İttihat yönetimi tarafından “pek aşağılayıcı bir biçimde tutuklanarak, o vaktin Serasker Kapısına (Beyazıt) götürülüp pis ve boş bir odaya” kapatılır. Kendisini tanıyanlar, alkışlayanlar; artık görmemekte, tanımamaktadırlar. İbrahim Temo, ziyaretine gider. Her taraf tükürük ve balgam içindedir. Kendisini görmeye gelen İttihatçıların tutumundan dolayı Mizancı, İbrahim Temo’nun da “yüzüne tükürmek için gönderildiğini” sanır. İbretlik durumu Temo anlatır: “Talim meydanına bakan açık ve tek pencereli hücrenin demir parmaklıkları, döşemesi, Murat Bey’in sakalı ve yüzü bile tükürük ve balgam içinde. Silecek bir mendili de yok. Beni görünce şaşırdı ve ‘halime bak doktor’ diyerek gözyaşlarını tutamadı. Kendisine silinecek bir mendil ve bir paket sigara verdim ve ‘bu da geçer ya hu’ diye dervişanca bir sabır ve sebat tavsiye ettim” (Temo, 2000, 195).
Bu son tutuklama, Mizancı’nın da Mizan’ın da sonunu getirecektir. Ömür boyu kale içinden çıkmama cezasıyla Rodos ve ardından Midilli’ye sürülür. 1912 affıyla dönse de kendi yayın organını çıkaracak derman bulamaz. 1913 yılında vefatına kadar başka gazetelerde kalem mücadelesine devam eder.

2.3. Osmanlı
Jön Türk basını içinde, birçok Osmanlı adlı gazete bulunmaktadır . Burada üzerinde durulan Osmanlı, İshak Sükûtî ile Abdullah Cevdet’in Cenevre’de 1 Aralık 1897 tarihinden itibaren Mehmed Murad’ın Mizan’ı yerine çıkardıkları gazetedir. Uzun solukludur. 142 sayı yayınlanmıştır. Osmanlı çıkış yerine göre, Türkçe yanında, Fransızca ve birer sayı da İngilizce, Almanca ilaveler yayınlamıştır. On beş günde bir neşredilmekte, düzenli çıkmaktadır. Yazı kadrosu, Mizan’da da çalışan Tunalı Hilmi, Nuri Ahmet, Çerkez Mehmet Reşit, Halil Muvaffak, Akil Muhtar, Refik Bey’in de bulunduğu Jön Türklerden oluşmaktadır. İshak Sükûtî’nin daveti ile Ahmet Rıza da yazı yazar. Böylece cemiyetten atılan, Paris-pozitivist cemaatinin ileri geleni, yeniden cemiyete kazanılmış olur. Ayrıca gazetede, İbrahim Temo, Arnavutluk adına; Stockholm Sefiri Şerif Paşa, “Kürd” imzası ile yazar. Ama Şerif Paşa, her ay yüz frank da yardım eder. Gazeteye Londra’da, kimliği açıklanmayan birileri, 12-14 punto hurufat ile matbaa gereçleri verir. Cenevre’de Doktor Lardy, Damat Mahmud Paşa da destekleyenler arasındadır.
Cenevre’deki Osmanlı’nın klişesi altında, “İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin vasıta-i neşriyatı” cümlesi yer almaktadır. Cemiyetin sözcüsü olarak gazete, kendi matbaasında basılmaktadır. Cenevre dışında, Londra, Folkestone (İngiltere), Kahire ve tekrar Cenevre’de çıkmıştır (Duman, 2000, 448; Göçmen, 1995, 176-180; Tütengil, 1985, 87-92). Matbaasında; Jön Türk gazetelerinden, “Sultanın devrilmesi için” Kürtlerle Ermenilerin aralarındaki anlaşmazlıkları çözüp birlik olmalarını telkin eden Bedirhanpaşazade Abdurrahman’ın Kürdistan gazetesini de basmaktadır (Göçmen, 1995, 247). Osmanlı, “İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin vasıta-i neşriyatı” iken 1902’de “Hürriyetperverân Fırkası Cemiyet-i Merkeziyesinin vasıta-i neşriyatı” olur. 136. Sayısında “İttihad ve İnkılâb Cemiyeti’nin vasıta-i efkârı”dır. Osmanlı yazı ekibi, 1 Ekim 1898’den itibaren beş sayı, Ortaoyunu kahramanlarından Beberuhî ismiyle bir de mizah gazetesi çıkarır. Beberuhî’de resimli, siyasi hiciv yoluyla padişah ve yakınları aleyhine yayın yapılır. Yerini Tokmak’ın alacağı gazete, Osmanlı ile birlikte yayınını durdurur.

Osmanlı, başlangıç itibariyle bir bozgun üzerine çıktığı için, ayaklanmayı, ihtilâli teşvik eden yazılar yayınlamıştır. Yalnız bu tür yayın ve fikirlerinde samimi değildir. Osmanlı Devleti yönetiminden bazı tavizler koparmak için gazete araç olarak defalarca kullanılmıştır. 1899 başlarında Büyükelçi Münir Bey, İshak Sükûtî ve Abdullah Cevdet ile görüşür. Trablus ve Fizan’daki siyasi tutukluların serbest bırakılmaları karşılığında Osmanlı’nın yayını durdurulur. Osmanlı ve Beberuhî’nin matbaa malzemeleri, cemiyet mühürleri Paris Elçiliğine teslim edilir (Göçmen, 1995, 239). Fakat bir süre sonra tekrar Osmanlı adıyla Cenevre’de yayın devam edecektir. Bu defa 1 Haziran 1900’de, yayın durdurmasının sebebi; gazetenin ileri gelenlerinin maaşlı devlet görevlerine atanmalarıdır. İshak Sükûtî, Roma; Abdullah Cevdet, Viyana elçilikleri doktorluğuna; Tunalı Hilmi, Madrid elçiliği kâtipliğine tayin edilir . Devlet görevi alarak, ihtilâlci gazeteyi görünüşte susturanlar, bulundukları görev sırasında takma adla yazı yazmaya devam ettikleri gibi, gazete de tamamen kapanmaz. Sadece yer değiştirir. Hatta Cenevre’de boşalan yerine, İntikam adıyla yeni bir gazete çıkartılır. Yazı kadrosunda bulunan Nuri Ahmet, Ethem Ruhi, Osmanlı’yı İngiltere’ye taşıyarak 10 Haziran 1900’den itibaren 62. sayısını yayınlarlar. Gazetenin Londra’ya nakline, bütün haklarını satın alıp, masraflarını üstlenen Prens Sabahattin’in babası Damat Mahmut Paşa karar vermiştir (Tütengil, 1985, 90). 1 Ekim 1900’de 69. sayı Folkestone’da (İngiltere) çıkarılır. Folkestone, Manş kıyısında, Londra’ya yakın, dünyanın her yeri ile ilişki kurulabilecek, dağıtım kolaylığı sağlayan bir liman şehridir. Burada gazete, “İslâma Tebşîr” (hayırlı haber, müjde) başlığı altında Esseyyid Şeyh Mehmed el-Merakeşî tarafından verildiği belirtilen, Abdülhamid’in tahttan indirilme, V. Mehmed’e bîât fetvasını yayınlar (Göçmen, 1995, 232). Gazetenin Avrupa’daki son sayısı 15 Mart 1903 tarihlidir. Londra ve Folkestone sayılarında Prens Sabahattin’in çok yazısı yayınlanmıştır.

Osmanlı, İngiltere’den sonra, 15 Mart 1904 tarihli 134. sayıya kadar Kahire’de yayınlanır. Buradan yeniden İsviçre’ye nakledilerek 8 Aralık 1904 tarihli 142. sayıya kadar çıkartılır. Osmanlı gazetesi de diğer Jön Türk gazeteleri gibi, Abdülhamit düşmanlığını yayın politikasının merkezine almıştır. Gazetede, “Sultan Hamîd bir katildir, Sultan Hamîd dinsizdir. Sultan Hamîd memleketi ve halkı tahrip etmektedir, Allah’ın yardımıyla Sultan Hamîd’in tahtını bir gün başında paralayacağız” türü ifadeler yer almaktadır. Damat Mahmut Paşa yönetiminde iken, zaten var olan İngiliz taraftarlığı, Almanya aleyhtarlığı daha fazla öne çıkar. Gazetenin Türkçesi gibi İngilizcesinin de Türkiye’ye girişi yasaklanmıştır (Göçmen, 1995, 180-209; İnuğur, 1993, 298).

2.4. İntikam, İstirdâd ve Vatan
Jön Türkler tarafından, Osmanlı Devleti ile anlaşılarak Cenevre’de yayını durdurulan Osmanlı gazetesi yerine aynı yerde, 2 Teşrinisani 1900’de çıkartılan bir gazetedir. İlk 21 sayısı, haftada iki defa olmak üzere şapograf usulüyle çoğaltılırken bundan sonra Romanya-Bükreş’teki Sada-yı Millet gazetesinin matbaası getirildikten sonra matbaada basılır. İntikam’ın hemen ardından aynı ekip, Tokmak adlı bir de mizah gazetesi çıkarmıştır. Gazetenin çıkarılış hikâyesi, adı kadar ilginçtir: Madrid’deki Osmanlı Elçiliğinin Türkçe Başkitabetine atanan Tunalı Hilmi, görünürde devletle anlaşıp resmî görev aldığı halde, darbeci çalışmalarına devam eder. Madrid’ten Mısır’a giderek orada bulunan Ali Fahri’yi (Ağababa) Cenevre’deki yayın faaliyetine ikna eder. Adı İntikam olarak belirlenen gazetenin, finansmanı için de kaynak temin eder. Gazete, Cenevre’de çıkartılırken bu şehre defalarca gelir. Ayrıca İstanbul’da yapılacak eylemler için “temin edilen fedailerle görüşmek üzere Atina’ya” da gider. Tunalı Hilmi’nin resmî görevde iken gerçekleştirdiği faaliyetler, Osmanlı yönetiminin dikkatini çektiği için hakkında soruşturma açılmıştır. Fakat asıl dikkat çeken, İngiltere’ye taşınan Osmanlı’nın redaktörlüğü’nü yapan Nuri Bey’in bir süre sonra Cenevre’ye gelerek İsviçre makamlarına; ülkelerindeki “Osmanlı sürgünlerinin ajan oldukları ve şantaj amacıyla siyasi gazete neşrettiklerini” ihbar etmesidir. Bu arada “yönetimden para sızdırmak için”, Tokmak’ı satmak üzere Akil Muhtar’ın, yönetimle-gazete arasında irtibat kurması, Jön Türk basınında sık uygulanan, fikir, gazete ve gizli teşkilatın pazarlama çabası olarak görülür (Göçmen, 1995, 212-213).

Yazı ve destek kadrosunda; Ali Fahri yanında, Akil Muhtar, Silistreli Hamdi Bey, Asaf Nazmi, İntikam matbaasında basılan Kürdistan gazetesinin sahibi Bedirhanpaşazade Abdurrahman, Ali Galib, Mahir Said, Dr. Hamid Hüsnü gibi isimler bulunmaktadır.

50 sayı yayınlanan İntikam; İttihatçı ekibin, fikirden çok ihtilâlci hazırlama gazetesidir. Başlığı altında, “Muhakkak Allah, yüce ve intikam sahibidir” ayet meali ve “İntikamcı Yeni Osmanlıların naşir-i efkârıdır” yazısı bulunmaktadır. Her fırsatta darbeci duyguları tahrik eden gazete, İspanya’daki bir darbe teşebbüsü haberini verirken, Türkiye’de de benzerinin yapılması gerektiğini ve intikam hançeri altında Abdülhamit’in can vermekte gecikmeyeceğini vurgular. Rusya’da öğrencilerin isyan teşebbüsleri üzerine ise, bizdeki mekteplilerin “Abdülaziz gibi bir belayı def ve tenkîl” ettiklerini, aynı güzel davranışı “Hamîd-i pelîd (pis, murdar) hakkında da göstererek, melûnu perişan” eyleyeceklerini yazar. Bazı metinlerde düzey sokak çığırtkanlığı seviyesindedir: “Hep beraber!.. Kıyam.. İntikam!.. Hazır ol!.. Silah başına!..” Biyolojik materyalist Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının gazetesi; bazen Halifelik makamında oturan devlet başkanına isyanı teşvik ederken, dinî söylemi kullanmaktan çekinmez: “Ya muvahhid kalk, zalimler elinden –gel de şu- dinini imanını kurtar!.. Devletini, milletini -kurtar- batırıyorlar!.. Dinini, imanını, devletini, mülkünü –o pis yüreği yar da- kurtar!” O yarılacak yürek kimindir? Bu çok bellidir: “Bilhassa Abdülhamid’in murdar yüreği”. Üstelik Padişahtan alınacak intikam inanmış, muvahhid herkese “farz-ı ayındır”. Hem gazetede hem de İstanbul’da beyanname olarak dağıtılan bu isyana teşvik bildirileri üzerine, Paris elçisi Salih Münir Paşa, İsviçre devletine müracaat ederek, kışkırtıcı, intikam almayı tahrik edici yayınlar yapan İntikam ve Tokmak gazetelerini yayınlayanların Cenevre’den çıkarılmalarını ister. Zira İntikam, Tokmak ve İstirdâd gazeteleri Türk hükümetini yıkmak, sultanı öldürmek amacıyla yayınlanmaktadır. Gazete, bütün ezilen halkların savunucusu olduklarını, “küçük, fakat büyük” olan İsviçre’nin yüce misafirperverliğine teşekkür ettiklerini açıklayan bir yazı da neşreder. Ama İsviçre Hükümeti, bazı Jön Türklerin evlerine baskın düzenler, Ali Fahri’yi sınır dışı eder. Cenevre gazeteleri ise, İntikam’ı destekler (Göçmen, 1995, 218-224).

Paris Jön Türk kongresine kadar Cenevre’de çıkan İstirdâd gazetesinin de yayın politikası açısından İntikam’dan farkı yoktur. Diğerlerinde olduğu gibi bunda da Abdülhamit düşmanlığı ve isyan telkini öne çıkar. İstirdâd’a göre, “Abdülhamid bir Ermeni’den doğma ve annesi bir çengi”dir. İslâm dünyasındaki değişik İslâm âlimlerince hilafetten meni hakkında yazılar yazılmıştır. İstanbul’da bir kıyam beklenmektedir. Yalnız hemen çıkacak bir kıyamdan “yabancılar” korkmamalıdır. Çünkü “asıl düşman” onlar değil mevcut yönetimdir (Göçmen, 1995, 228-229).

Benzeri bir durum, Osmanlı İstikbâl-i Vatan ve Millet Cemiyeti tarafından çıkartılan Vatan gazetesinde vardır. 11 Ocak 1901’de çıkartılıp, şapograf usulü ile çoğaltılmaktadır. Ücretsiz dağıtılan, istenilen yere bol miktarda gönderileceği belirtilen gazetenin, öne çıkardığı yegane düşman II. Abdülhamit’tir. “Bir belâ-yı asumânî” olan mevcut hükümdar, “Musa’ya nisbet Firavun, Cibril’e nisbet şeytan”dır. Gazete daha ileri giderek, sarayın “nikahsız” ilişkilerin merkezi olduğu için üst yönetimi, sarayı; “piçlik girdabı” olarak nitelendirir. O “denâet böceklerine”, “cinayet mikroplarına” rağbet edecek kadar Türklerin ne kabahati olduğunu sorgular. Bu tür saldırılardan sonra Paris Elçiliğinin isteği üzerine Vatan da takibe alınmış, yazarları sorgulanmıştır (Göçmen, 1995, 230-235).

2.5. İçtihad
Jön Türk yayınları içinde önemli bir yere sahip olanlardan birisi de İçtihad dergisidir. Abdullah Cevdet tarafından çıkarılmaktadır. 1 Eylül 1904’te Cenevre’de yayınlanmıştır. 1905’te Osmanlı Devleti’nin Paris Elçisi Münir Paşa, Abdullah Cevdet aleyhine dava açarak, onun bir şantajcı olduğunu ispat ettiği için İsviçre’yi terk edip Mısır’a gitmiştir (Yahya Kemal, 1976, 193).

Abdullah Cevdet, dergiyi hayatının son 28 yılı boyunca 358 sayı kadar çıkarmıştır. Ölümünden sonra bir sayı daha yayınlanarak kapanan İçtihad’ın fikir hayatı ve siyasi yapı üzerinde etkisi önemlidir. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra sahip ve başyazarı tarafından İstanbul’da yayınlanan dergi, Batıcılık akımının öncülüğünü de yapmıştır. Bu yönü ile İçtihad, Cumhuriyet başlarında gerçekleştirilen inkılâpların fikri yönlendiricisi durumundadır. Meşrutiyet yıllarında Kılıçzade hakkı imzası ile yayınlanan Bir Uyanık Rüya, Cumhuriyet devri inkılâplarının listesini çok önceden vermiştir.

2.6. Şûra-yı Ümmet
Paris’te Türkçe olarak Ahmet Rıza’nın çıkardığı ikinci gazetedir. İlk sayısı 15 Nisan 1902 tarihinde yayınlanmıştır. Aynı adla Kahire’de de çıkmıştır. Yazı kadrosunda; Selânikli Dr. Nâzım, Ahmet Saip, Yusuf Akçura , Ahmet Ağaoğlu , Samipaşazade Sezai, Bahattin Şakir, Mizancı, Ali Kemâl; imzasız yazılarıyla Selânik komitesinden Ömer Naci, Hüsrev Sami (Kızıldoğan) gibi İttihatçılar bulunmaktadır. Bir yönüyle, Avrupa’da kalarak “Sultan Hamit’le mücadele eden” Ahmet Rıza ile yazarları; bu gazeteyi kullanarak 31 Mart’a kadar mücadeleyi sürdürmüşlerdir (Karabekir, 1995, 353).
Gazete, başlangıçta Prens Sabahattin’in babası Damat Mahmut Paşa’nın (ö. 1903) desteğini almıştır. Fakat fikir olarak merkeziyetçidir. Gazetenin, Osmanlı Devleti’nin bütün unsurları arasında fikir birliği, ortak vatanseverlik duygusu geliştirmek, 1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymak gibi siyasi ilkeleri bulunmaktadır. İlkeler içinde; Osmanlı Devleti’nin bütünlük ve bağımsızlığını savunmak, hanedanı ve tahtı korumak gibileri, aslında Jön Türk basınının “takiyesi” olarak gözükmektedir. “August Comte’un hayalperest öğrencisi” Ahmet Rıza, Osmanlı ülkesindeki “Hıristiyan ve Müslüman bütün ırkları bir (yeni millet) halinde birleştirmek ve Fransa’yı model alıp merkezî hükümet kurmak” istemektedir. Şûra-yı Ümmet’e karşı; Ahmet Rıza ile Paris Kongrelerinde birlikte hareket eden Prens Sabahattin; siyasi görüş olarak adem-i merkeziyeti savunan Terakki adlı Türkçe, küçük ebatlı gazetesini çıkarmıştır (İnuğur, 1993, 300).
Şura-yı Ümmet, 1 Muharremü’l-Haram 1320/10 Nisan 1902/1 – 1 Zilkade 1320/29 Kanunusani 1903 arasında Mısır’da 21 sayı yayınlanmıştır. Fakat yine irtibat adresinin başında Paris-Meşveret gelmektedir. Meşrutiyet devrinde Şura-yı Ümmet, Ahmet Rıza’nın İstanbul’a gelmesinden sonra yayınında burada devam etmiştir.
Şura-yı Ümmet dışında Hoca Kadri Efendi de Mısır’da Kanun-ı Esasî gazetesini çıkarmıştır. Ayrıca, Havâtır (Hatıralar) adlı bir gazete daha yayınlar. İstinsaf (hakkını bütünüyle alma, ödeşme) adlı bir kitap da yayınlar .

2.7. Efkâr-ı Umumiye
Bulgaristan’da, İttihat ve Terakki mensubu Mustafa Ragıp tarafından Efkâr-ı Umumiye adıyla bir gazete çıkartılır. Gazeteye İbrahim Temo da yazılarıyla destek verir (Temo, 2000, 168-169). Mustafa Ragıp, burada gazetecilik yaparken, sadece Türkiye’deki iç politikaya dönük değil, Bulgar yönetimine karşı da çalışır. Zira Bulgar yönetimi, Türklerin seçimlerdeki etkinliğini azaltmak için Türkçe konuşan Müslüman Çingenelerin oy hakkını iptal eder. “Türk Çingeneleri”; o sıra Razgrad, Pazarcık gibi yerleşim yerlerinde toplu ve etkin haldedirler. M. Ragıp, bir eski Bulgar bakanı ile Pazarcık’ta miting düzenleyerek kendisini, “eski Çingeneler Kralı hanedanına mensup, Avrupa’da tahsil görmüş, dünyayı dolaşmış prens” olarak takdim eder. Bulgar hükümetinin haksızlığını duyarak gelmiş ve Çingenelerin meşru hakkını savunmaktadır. Bulgar hükümetine karşı alkışlanan Ragıp, bir protesto metni de hazırlatarak imzaya açar. Bunun üzerine, gösterilerden çekinen Bulgar hükümeti, “Ragıb’ın Efkâr-ı Umumiye gazetesini kapatarak” kendisini de sınır dışı eder (Temo, 2000, 169).

2.7. Sada-yı Millet
Temo’nun, yur dışındaki ilk yayınlarından birisi, Hareket adlı broşürdür. Osmanlı Devleti’nin, Romanya’da, Tuna kıyısındaki Curcuva Kasabasına konsolos olarak atadığı İzmirli Ali Şefik Bey cemiyetin ilk mensuplarındandır. Temo, ona giderek misafir olur ve birlikte Hareket broşürünü kaleme alırlar. Yalnız Romanya-Bükreş’te, Türkçe hurufat yoktur. O sıra Bulgaristan’ın Tuna sahilindeki Rusçuk şehrinde Tuna adlı bir Türk gazetesi çıkmaktadır. Tuna gazetesine müracaat eder. Fakat bastıramaz. Gazete çalışan tıbbiyeli Mustafa Ragıb’ı oradan alarak, taşbaskı yaptırmak üzere Bükreş’e götürür. Baskı masraflarını da ilginçtir, Osmanlı Devleti’nin Bükreş’teki elçiliğinde Başkâtiplik yapan Alfred Rüstem Bey’den alır. Alfred Rüstem ile Temo’yu Romanya Dışişleri Bakanlığında Türkçe tercüman olarak çalışan Musevi asıllı Jak Levi tanıştırmıştır. Taş baskısı için ödünç alınan para 300 ley yani 15 Napolyon kadardır. Hareket, kırmızı mürekkeple 500 adet basılarak Temo’nun, “İstanbul, İzmir, Selânik, Trabzon iskelerindeki ecnebi postalarından alan” adamları vasıtasıyla Türkiye’ye dağıtılır (Temo, 2000,57-58).
Dr. İbrahim Temo, Osmanlı başkentinden ayrıldıktan sonra ölümüne kadar en uzun süre Romanya’nın Mecidiye şehrinde kalmıştır. Yanına, Saraya ve Dâhiliye Nezaretine mensup olduğunu bildiği Ebulmukbil Kemal Bey adında birisi gelir. Kendilerine katılmak istediğini belirterek, gazete çıkartmak için hurufat ve mürettip getirdiğini belirtir. “Hep beraber bir gazete çıkaralım, istibdatla boğuşalım” teklifinde bulunur. “Şüpheli” bir şahsın serbest bir yerde, kendilerine ve fikirlerine zarar veremeyeceğini düşünen Temo, teklifi kabul eder. Çıkarılacak gazetenin adı: Sada-yı Millet’tir. Kaymakam Şefik, Dr. İbrahim Ethem Temo, Kadri ve Ebulmukbil Bey bir şirket kurarlar. Şirket sözleşmesinin ilk maddesi; “İşbu anonim şirket, mevcut azaya vekâleten başyazar Ebulmukbil Kemal imzası ve Sada-yı Millet unvanıyla bir gazete yayınlamak hususunda anlaşmışlardır” hükmünü taşımaktadır. 15 Aralık 1898 tarihli dört kişinin imzası ile gazete faaliyetine başlanır. “Gazetenin, Romanya’da yayınında bir kesintiye” uğramaması için, “yerli bir sorumlu müdür” bulurlar. Bu, Romanya’nın ilk krallık devri başbakanının oğlu Vasile Kogalniçeanu’dur. Temo, tanıdığı bu şahsı; “mağdur bir millete hizmetle büyük bir insanlık görevinde bulunacağına” ikna edip “kandırmıştır”. Böylece, Osmanlı Bükreş Büyükelçisinin müracaatları üzerine, gazetenin yerel hükümet tarafından kapatılamaması sağlanır. Gazetenin yayıncıları: Kadri, Şefik, Temo, Ebulmukbil ve İbrahim Naci’dir. Yalnız gazetecilik işi ile uğraşmazlar. Hep birlikte Bükreş’e giderek, Vidin’den oraya gelen Selânikli Midhat Şükrü (Bleda)nın da katılımıyla “Bükreş Genç Türkler Komitesi”ni kurarlar. Niyetleri Paris, Cenevre, Mısır vb. yerlerle sıkı ilişki kurmak ve çıkardıkları gazeteyi, “vatan dâhiline” sokmaktır. Köstence Limanının İstanbul ile denizden irtibatı vardır. Bu yolu kullanarak, gazetenin İstanbul’da yayılıp okunması sağlanır (Temo, 2000, 105-107). Durumu önleyemediği için, bir süre Bükreş sefiri görevden alınır. Daha sonra elçinin çabası ile Kaymakam Şefik ve Ebulmukbil Kemal’in arası açılır. Ebulmukbil İstanbul’a döner, Mürettip Rıza da aradan çekilir. Gazete heyeti dağılır (Temo, 2000, 109). Romanya’daki Arnavutları ikiye bölecek ve Temocular adıyla bir grup oluşturacak kadar etkili olan Temo, gazetenin kapatılış tarihini vermemektedir. Yalnız İstanbul’a dönen İbrahim Naci’nin, kendisine 2 Mayıs 312/1898 tarihli mektubu geldiğine göre (Temo, 2000, 109), Mayıs’tan önce gazete kapatılmış olmalıdır. Sada-yı Millet, 15 günlük bir gazetedir. Rumen-Türk dostluğunu savunan yazıların da yayınlandığı gazete, 9. sayısından sonra kapanmıştır .

Bunların dışında, yurt dışında çıkartılan yığınla Jön Türk gazetesi bulunmaktadır. Tunalı Hilmi (1863-1928), Cenevre’de ihtilâli teşvik için Ezan gazetesini (1899) çıkarır (Göçmen, 1995, 249). Londra’da Hürriyet, Hamidiye (1896); Hoca Kadri tarafından Kahire’de Kanun-ı Esasi, El-Kâtip (1897), Laklak (1901); Folkestone’da Dolap (1898), Selâmet (1901); Atina ve Cenevre’de Tarsûsîzade Münif tarafından Hakikat (1896-1897) (Göçmen, 1995, 145-155), Beberuhi (1898), Yıldırım, La Foudre, Tokmak (1901); Brüksel’de Türkçe- Fransızca Le Moniteur Ottoman, Fransızca Le Liberal Ottoman (1901), Le Federation Ottoman (1903), Ahali (1905); Rio de Janeiro’da El-Rahip, New York’da El-Eyyam, Sofya’da Le Currier de Balcan, Yıldız, Cüret, Eyyam, Kürdistan, Metanet, Vatan, Enîn-i Mazlûm, Tâkib-i İstiklâl, Muvazene, Girit, Darbe gibi gazeteler bulunmaktadır.
Jön Türk yayın organları içinde, birkaç sayı çıkıp sönen yüze yakın ihtilâl basının en uzun ömürlüsü Abdullah Cevdet’in İçtihad’ıdır. İçlerinde, fikir namusu olanlar yanında, şantaj yapanların çıkması, “İttihatçı” adı altında farklı düşünce, akım ve ülkelerin etkisi altında kalanların bulunması, önemlidir. Yurtdışı yayınların en büyük yardımcısı, yabancı postalardır. Hüseyin Cahit, “Yabancı postaların bize büyük yararı olmuştur. Onlar olmasaydı, ülkeye hiçbir gerçeğin ışığı, hiçbir özgürlük havası giremezdi” demektedir (Yalçın, 1999, 61).

Dolap, Laklak, Beberuhi gibi mizah gazetelerinin de bulunduğu Jön Türk gazeteleri, yabancı ülkelerin de çok yönlü destekleri ile İkinci Meşrutiyet’in ilanını sağlamıştır. Sonuç itibariyle gerçekleştirilenler hakkında Yahya Kemal; “İttihad ü Terakki hakikatte, Osmanlı hanedanının saltanatına son vermiş, Türkiye’de iktidar mevkiine merkez-i umumiyi getirmişti” değerlendirmesini yapar (Yahya Kemal, 1976, 175).
Jön Türk basınının en çok etkilendiği ülke, Fransa Cumhuriyetidir. Osmanlı yönetimi ile savaşan Jönler, İngiltere tipi demokrasi ve hürriyeti sevmemişlerdir. Çünkü orada krallık, Anglikan “Halifeliği” vardır. Geleneksel Osmanlı yönetim yapısını yıkabilmek için, Fransız tipi laisizm, pozitivizm ve jakoben anlayışı gereklidir. İngiltere, Avusturya, İtalya başta olmak üzere Jön Türk hareketine destek veren ülkeler; kendi hanedanlarını gözden kaçırırken Osmanlı Devleti’nde, genç-dinamik okumuş neslin, devleti ile ilerleme adına savaşmasını uygun bulmuşlardır. Gizli bölüşüm planlarının hiç bitmediği âlemde Jön Türkler, kendilerine uzatılan yardım elinin; özgürlük, eşitlik ışığı adına olduğunu sanmışlardır. Meşrutiyet’in hemen ardından Osmanlı topraklarının peş peşe paylaşımı, ilk şok olmuş, Birinci Dünya Harbi ardından gelen “yardımsever” devletlerin işgal şoku ise, vatansever tepkilerle birlikte, zihinleri manda yönetimlerini içselleştirme doğrultusunda şekillendirmiştir. Abdülhamit yönetimindeki jurnalci, sansürcü yönelişi kıyasıya eleştiren Jön Türk okumuşlar; darbeden sonra ortaya serilen jurnal çalışmalarına kendi katkılarını görmezden gelmişler, gazeteci öldürmeleri kınamayı bile haysiyetlice becerme işini, İttihat ve Terakki’nin, devletle birlikte yıkılmasından sonraya ertelemişlerdir.

3. Meşrutiyet’te İttihat ve Terakki Basın Politikası
II. Meşrutiyet’in ilânıyla her alanda olduğu gibi, basın alanında da dizginsiz bir atılım, yayın çeşnisi, fikrî atmosfer oluşmuştur. Her türlü yayının baskı öncesi kontrolü, kendiliğinden kalkmış, yayından sonra da suçlar hiçbir cezaya tabi tutulmamıştır. 1907’den beri devam eden bir başkan, 45 üye, 20 adet çeşitli dillerde muayene memuru, gümrük ve postalarda ortak bir sansür müdürü, farklı dillerde 7 muayene memurundan oluşan geniş sansür heyeti varken sansüre ait işler fiilen durmuştur. Sansür işiyle uğraşan Encümen-i Teftiş ve Muayene ile Müellefat Tetkik Heyetleri kaldırılmıştır. Cumhuriyet başları Matbuat Umum Müdürlüğü yetkililerinden Server Rıfat, Meşrutiyet ortamını şöyle değerlendirir: “Bu günlerin her nevi harekâtı gibi matbuat ve neşriyat hareketlerini de hudutsuz bir matbuat hürriyeti diye tavsif edebiliriz ki, bu da bir hürriyet değil, bir anarşi idi ve bu vaziyet, tabii olarak siyasi şantajlara da vücut vermişti.” Onun için 1876 Kanun-ı Esasi’sindeki, “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” maddesine; “Hiçbir veçhile kablettâb (baskı öncesi) teftiş ve muayeneye tâbi tutulamaz” kısmı eklenir. 1909 Matbuat Kanunu çıkarılır. Sadece bir beyanname verip adı, sıfatı, meskeni, yayın dili bildirilerek isteyen matbaa açıp, gazete, dergi, kitap dâhil yayın yapabilecektir.

İkinci Meşrutiyet ilân edildiğinde İstanbul’da, Ahmet Cevdet’in İkdam, Mihran Efendi’nin Sabah, Ahmet Midhat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat ve Mehmet Efendi ve oğlu Fethi’nin Saadet gibi gazeteler öne çıkmaktadır. Bunlara Ahmet İhsan’ın Meşrutiyet’ten sonra günlük hale getirdiği Servet-i Fünun eklenmelidir. Yeni dönemle birlikte, mevcut yayın organları içinde yazan İttihatçılar ile yurt dışında yayıncılık yapanlar, merkezlere gelip basın faaliyetlerine katılırlar. Yurt dışından gelenler, yukarıda üzerinde durulduğu üzere, genelde önceki gazete ve dergilerini çıkarmışlardır. Gizlilik esasından kurtulamayan partinin, Meşrutiyetle birlikte en açık çalışan kuruluşları, gazeteleridir. İttihat ve Terakki’nin halk, okumuşlar gözünde büyüyen prestiji, gazetelerin çıkmasını da zaruri hale getirmiştir. Gazeteler rağbettedir. Hürriyet, eşitlik, adalet, kardeşlik avazları arasında matbaalar, gün boyu baskı yaptığı halde halka gazeteler yetiştirilememektedir. On paraya satılan İkdam gazetesinin Meşrutiyeti öven yazıları nedeniyle karaborsaya düşüp elli kuruşa satılması, kısa sürede yüzlerce gazete ve dergi imtiyazının alınıp çıkarılması, ilk günden itibaren sansürün fiilen kalkması, basın alanında hareketliliğin hangi düzeyde olduğunu göstermektedir. Partiye doğrudan üye olmayan okumuşlardan, üye olanlar artmaktadır. İki bin civarındaki subay üye yanında sivil memur, amir üyeler vardır. Bunlardan birisi olan Mehmet Âkif, cemiyetin Şehzadebaşı’ndaki İlmiye Mahfeli’nde Arap Edebiyatı dersleri vermiştir. İlişkileri bu kadarla sınırlı kalmıştır (Okay, 1998, 19).

İlk aylar, daha çok sloganik bir iyimserlik düzeyinde giden fikir ortamı, siyasi, edebi derinlikten yoksun olsa da yeni bir heyecanla edebî grupların oluşturulmasına fırsat vermiştir. Servet-i Fünunculara , Fecr-i Ati grubu eklenir. Servet-i Fünun ekibi, Yeni Mecmua adıyla Batı tipinde bir edebiyat dergisi çıkarma hazırlığı yaparak yayın izni alır. Fakat ilânları yapıldığı halde bu dergi, ilk sayısı çıkmadan tatil edilmiştir (Yalçın, 1999, 92-93). Selânik’te, Ziya Gökalp , Enis Avni (Aka Gündüz), Ali Canip, Ömer Seyfettin’lerden oluşan Genç Kalemler ekibi oluşturulmuştur (İskit, 1939, 129-132).
1908 başlarında Osmanlı Devleti’nde 120 gazete yayınlanmaktadır. II. Meşrutiyet’in ilk yedi ayında bu rakam 730’a ulaşır. 308’i sadece Türkçe, 41’i Türkçe-Arapça, 20’si Türkçe-Fransızca, 16’sı Türkçe-Rumca’dır. Başka dilde çıkanların en fazlası, 109 ile Rumcadır. Arapça 67, Fransızca 36, Ermenice 34, Yahudice 19, Bulgarca 11, Arnavutça 5, Sırpça 4 gazete çıkmaktadır. 1908 öncesi 122 Rumca gazete yayınlanmışken, 1908 ile 1923 arasında 125 Rumca gazete çıkarılmıştır (Arslan, 2005, 34, 117-143).

Daha sonra, farklı cephelerde yer alan birçok gazeteci yazar da yukarıdaki gruplar gibi İttihat ve Terakki sempatizanı, taraftarıdır. İttihatçı kadro içinde pek adı anılmayan Mehmet Âkif, İttihat ve Terakki’ye üye olmuş , Mevlevî kimliğini adında da taşıyan yazar Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun 1877-1951), İstanbul şubesi daha kurulmadan İttihat ve Terakki’ye girmiştir. Meşrutiyet başlarında, Mithat Rebiî’nin, Nekregû adlı gazetesinde cemiyeti öven yazılar yazmıştır (Şentürk, 1991, 72).
Meşrutiyetle büyük bir güce erişen İttihat ve Terakki’nin basın politikası; parti politikası ile paralel yürütülmüştür. Partinin hedefleri, her türlü vasıtayı meşru gösteren bir ağırlığa sahiptir. Hedeflere varmak için, kullanılan araçlar içinde basının yeri büyüktür. Gizli, hücre tipi örgütlenmenin gerçekleştirildiği, iktidarı devirmenin hedeflendiği dönemde basın, hem taraftar çoğaltma, fikri yaygınlaştırma hem de vurulmak istenilen hedefleri küçültme, aşağılamada önemli bir vasıtadır.
İkinci Meşrutiyet döneminde, basının politika ile âdeta bütünleşen bir yapısı vardır. Gazetelerden önemli bir kısmı, partilerin bülteni denebilecek üslupla yayın yapar. Onun için de basına bakış, partiye, parti politikasına bakışla irtibatlandırılır. Volkan gazetesine göre, İttihat ve Terakki’nin berbat olmasının sebebi İttihatçı basındır: “İttihat ve Terakki Cemiyetinin berbâdına, berbâd-ı zâhirîsine olsun sebep olan Şura-yı Ümmet’le Tanin’dir.” Volkan, parti sallanmaya başlayınca uyarmış Şura-yı Ümmet müdürü değiştirilmiştir. 1909 Nisan’ında parti için felaket baş göstermiştir. Onun için bu iki yayın organı kapatılmalı, parti de ahlâkını güzelleştirmeye çalışmalıdır (Volkan, 1992, 287).

II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a gelen ama aradığını bulamadığı için farklı yayın ve çalışmalarda bulunan İttihat ve Terakki’nin 1/1 no.lu kurucusu İbrahim Temo, parti merkezine çağırılır. Merkezde Temo’ya; “Merkez-i Umumî böyle arzu ediyor. Bu fikirden ve İttihad’ın resmî gazetelerinden başka gazeteleri yayınlamaktan vazgeçmezseniz, hakkınızda hayırlı olmaz, sonra siz bilirsiniz ve iyi düşününüz” denir. Temo’nun kurduğu Partinin kâtib-i umumisi (genel sekreter) ve yazarlardan bazıları, içlerinde okuma yazma bilmeyen Palabıyık Haydar da olduğu halde tutuklanıp Bekir Ağa Bölüğü’ne tıkılır. Gazeteleri satan fakir çocukları bile, sokaklardan tutup döverek burunlarından kan akıtırlar. Harbiye Nezaretine getirilen Mahmut Şevket Paşa, “sıkılmadan kâtib-i umumi Fuad Şükrü Bey’e baston göstererek: sizi sopa altında gebertirim” der (Temo, 2000,211-213).

Temo’nun anlattığına göre, Mahmut Şevket Paşa’ya suikast düzenleyenler; araya “kara kedi” girmesi üzerine, İttihat ve Terakki içinden ayrılanlardır. “Yüzbaşı Kâzım, gazeteci Abdullah Zühdü, Topal Tevfik ve hempası”, suikast öncesinde Köstence’ye gelerek Temo ile gizlice görüşmüşlerdir (Temo, 2000, 224).
Meşrutiyet’in özgürlük ortamı, bütün yayın organlarında “Cemiye-i Mukaddese”ye övgünün artmasını teşvik etmiştir. Buna sadece İttihatçı basın değil, bütün fikirlerden gazeteler katılmışlardır. Fakat kısa süren bahar havası yerini sert tartışmalara bırakmış, ardından sansürlü dönemleri arayanlar çoğalmıştır. Hasan Fehmi, Ahmet Samim , Zeki Bey, Silahçı Hasan Tahsin, Derviş Vahdeti gibi gazetecilerin öldürülmesi basın sansür tarihinde öncesi olmayan bir korkunç yanlışı başlatmıştır: Gazeteciyi öldürerek sansürlemek.

Cemiyetin yönettiği veya yönlendirdiği gazetelerin tam tespiti mümkün olmasa da ilişkisi açık olanlardan bazıları belirtilebilir. Bunlardan, Selanik’te İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli; İstanbul’da Tanin, Şura-yı Ümmet; Erzurum’da Albayrak, Konya’da Hakem, Konya Osmanlı, Türk Sözü, Sivas’ta Kızılırmak, İzmir’de İttihat, Trabzon’da Meşveret, Diyarbakır’da Peyman, Dicle sayılabilir. Zira Süleyman Necati, Erzurum’da parti gazete ve okulu müdürlüğünü eşzamanlı olarak yürütmüştür. Sivas’ta Kızılırmak’ın adresi İttihat ve Terakki Kulübüdür. Konya’da Hakem’in imtiyaz sahibi, İttihat ve Terakki Kulübünün reisidir. Silah, Süngü, Bomba adlarıyla gazeteler çıkaran Tahsin Bey, İttihat ve Terakki üyesidir (Aydın, 2008, 47-50).
Matbuat-ı Dâhiliye Müdürü Fazlı Necip tarafından hazırlanan 2 Şubat 1910 tarihli, “Matbuat-ı Osmaniye’nin Hâl-i Hâzırı” başlıklı yayınlanan bir belge; İttihatçı basın tasnifi hakkında içeriden bilgiler vermektedir. Buna göre Tanin başta olmak üzere İttihat ve Terakki Fırkası’na ve hükümete uygun yayın yapan gazeteler önem sırasıyla şunlardır: Tasvir-i Efkâr, Tercüman-ı Hakikat; Selânik’te Yeni Asır, İzmir’de İttihad, İstanbul’da Ermenice intişar eden Azadamard, Fransızca La Turquie ve Levant Herald .

Cemiyetin en etkin örgütlendiği şehirler, İttihatçı basının en çok odaklandığı yerlerdir. Bunların başında da İstanbul ve Selânik gelmektedir. Tanin, İttihad ve Terakki gibi gazeteler, doğrudan parti adına çıkartılır. Burada doğrudan parti adına çıkartılan merkez gazeteleri üzerinde durulacaktır. Zira İttihat ve Terakki adına Meşrutiyet’ten sonra gazete veya gazetelerin çıkarılmadığı vilayet yoktur. Parti örgütlenmesi büyütülürken, taban oluşturmak üzere gazeteler yanında parti kulüpleri, doğrudan partinin adını taşıyan değişik seviyelerde okullar, gece mektepleri, kurslar açılmıştır. Kamuoyu oluşturmada, parti tabanına ulaşmada gazeteler önemli araç durumundadır. Onun için diğer parti kuruluşları yanında, özel bir yere sahiptirler. Parti merkezinin kararları, fikriyatı, haberleri gazeteler aracılığı ile tabana ulaştırılmıştır.
İstanbul, sadece devlet merkezi olarak değil kültür, ekonomi merkezi olarak da basının odaklanmak zorunda olduğu bir dünya şehridir. İkinci Meşrutiyet döneminde, bütün parti ve akımların kendi yayın organlarını çıkardığı yer olarak İstanbul; İttihat ve Terakki basının da odaklandığı bir merkezdir. Parti üst yönetimi henüz Selânik’tedir. Ama neticede merkez-i umumi İstanbul’a gelmeye mecbur kalır. Ülke yönetiminde, halk üzerinde söz sahibi olmak isteyenin İstanbul’da bütün mevcudiyeti ile bulunması gerekmektedir.

Meşrutiyetin ilânının ertesi günü, İttihat ve Terakki İstanbul Merkezi toplanmıştır. Toplantıya 15 kişilik “fedai şubesiyle” Kâzım Karabekir de katılır . Toplantıda, ordu ve donanmanın meşrutiyete sadakat yemini etmesini sağlamak, “donanmayı teşkilâtlandırarak cemiyete sadık kılmak” gibi maddeler arasında; “İstanbul matbuatını tenvir etmek ve cemiyetin yayım vasıtası olarak yeni bir gazete çıkarmak” kararı da alınır. Basın işiyle Mahmut Sadık ve Fatin Hoca en fazla ilgilenir. Basın alanında faydalanılacak; Fatin Hoca’nın “kolundan” (hücre) olan Tevfik Fikret ile Hüseyin Kâzım gibi cemiyete önceden girenler ile Abdullah Zühtü , Hüseyin Cahit gibi cemiyete yakın kimseler bulunmaktadır. “Sonradan mebus olmak için cemiyete giren” Hüseyin Cahit, çıkaracağı gazete ile cemiyete yardım etme sözü verir. Kâzım Karabekir’in belirttiğine göre, cemiyetin (İstanbul şubesi) elinde, bir gazete çıkaracak kadar para da yoktur. Onun için Hüseyin Cahit’in düşüncesi benimsenir. Hüseyin Kâzım “vasıtasıyla cemiyet bir gazete çıkarıncaya kadar tebliğleri” böylece Tanin’e verilecektir (Karabekir, 1995, 330-333). Onun için, sahibi başlangıçta doğrudan cemiyet olmasa da, İstanbul’da parti adına ilk çıkan gazete Tanin olur. Tanin ardından Karabet’in sahibi olduğu Resimli Gazete’de yandaş yayın organı durumundadır. İttihatçı Mahmut Sadık ile Abdullah Zühtü, gazeteyi günlük hale getirirler. Ama cemiyet, daha çok Tanin’i tercih eder (Karabekir, 1995, 333).

3.1. Tanin
Gazete başlığının sağ tarafında belirtilen kurucuları: Hüseyin Cahit , Tevfik Fikret ve Hüseyin Kâzım’dır. İlk sayısı, 19 Temmuz 1324/4 Receb 1326/01 Ağustos 1908 Cumartesi günü yayınlanır. Gazete çıkarma fikrini Hüseyin Kâzım teklif etmiş, Tevfik Fikret de Tanin adını koymuştur (Yalçın, 1999, 189). Tanin, Arapça “tını, tınlama” anlamına gelmektedir. Gazetenin idare yeri: “Bâbıâli Caddesinde daire-i mahsusa”sıdır. Müdürü, Hüseyin Kâzım, başyazarı: Hüseyin Cahit’tir. “Taşra için bir senelik abone bedeli posta ücretiyle beraber 180 kuruş”, altı aylığı yine taşra için ve posta ücreti ile birlikte 95 kuruştur. Gazete özel uyarısını da yapmayı ihmal etmez: “Neşredilmeyen âsâr ve evrak iade olunmaz”.
Gazetenin matbaası yoktur. Onun için Tanin, Artin Asadoryan’ın sahibi olduğu Şirket-i Mürettibiye matbaasında 1 Ağustos 1908 Cumartesi günü (19 Temmuz 1324) çıkarılır (Yalçın, 1976, 18).
Bir süre sonra gazete, okurlarından da destek almak üzere, “Tanin Anonim Şirketi”ni kurar. Gazete, 20.000 Lira sermayeli bir anonim ortaklıkla yönetilecektir. Okuyucular, beşer liradan dört bin adet olan hisselerden alarak ortak olabileceklerdir. Üstelik ortaklara, yüzde beş faiz ve gelirden de pay verilecektir. Yalnız ortaklar, gazetenin yayın politikasına karışmayacaklar onlardan oluşturulan idare meclisi, mali işlerle ilgilenecek; “meslek-i tahriri tayin hakkı münhasıran sermuharririmize ait olacaktır”. Gazete niçin böyle bir yola başvurulduğunu da açıklar: “Memleketimizde muntazam ve mükemmel bir matbaanın tamim-i maârife ideceği hizmet gayr-i kâbil-i inkâr olduğundan matbaamızı da gayet nefis surette her türlü kitap ve risale tab’ idebilir bir hale getirmek emelindeyiz. Tanin gazeteleri her gün efkâr-ı meşrûta ve hürriyetperverânenin neşr ve tamimi vazifesini ifa etmekle beraber memleketin muhtaç olduğu asâr-ı ilmiye ve fenniyenin de tercüme ve telifi mukaddes vatanımıza karşı ifa idilecek vazifelerinin en mühimlerindendir. Bunun için ciddi ve nafi’ eserleri terceme ve telif ittirerek ayrıca tab’lık itmek lüzumunu da hisseyliyoruz.” (Tanin, 23 Mayıs 1325).
Tanin’in yayın kadrosu zengindir. Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Babanzade İsmail Hakkı (Baban, 1876-1913) , Falih Rıfkı (Atay, 1884-1971), Aka Gündüz (Enis Avni, 1886-1958), Fazıl Ahmet , Asım, Ahmet Şerif , Hakkı Tarık (Us, 1889-1956; Yalçın, 1976, 240), bir ara yazı işleri müdürü de olan Muhittin (Birgen), İsmail Müştak, Mehmet Ali Tevfik (Atay, 1963, 66) gibi, onlarca isim bulunmaktadır.

Gazetenin ilk üç-dört ayından sonra Tevfik Fikret gazeteye gelmez olur. “Tanin gazetesinin bir sayısının kenarına yazdığı”, “Zehir zemberek mektup”, Hüseyin Cahit’e ulaşır. Sebep, Rumelihisarı’nda bir evin eşyasını, maliye memurlarının, vergi toplamak için haczetmeleridir. Fikret, çaresiz halka, vergi memurlarının baskısından dolayı, bütün rejime, Tanin’e, Hüseyin Cahit’e “acı bir saldırı” yöneltmiştir .
Tanin’i, Balkan Harplerinden sonra, “dört beş yıllık çok fazla heyecanlı bir yaşayışın yorgunluğuyla ve düş kırıklıklarıyla bezgin bir durumda”, Hüseyin Cahit de bırakacaktır (Yalçın, 1999, 193).
Meşrutiyetle beklenen gelmemiştir. “Kanun-ı Esasi yürürlüğe girdi mi, her şey yoluna girecek” beklentisi gerçekleşmez. Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i işgal eder, Bulgaristan bağımsızlığını ilân eder, ardından Girit gider. Hıristiyan unsurların da azması ile birlikte bütün bunların “hepsi Meşrutiyet yüzünden başımıza geliyor”, “çoban isteriz, şeriat isteriz, sesleri ile halk Selânik’ten soğudu ve Yıldız’a döndü.” Artık sürgünlerden dönen Hürriyet kahramanlarının da birbirlerinin içyüzlerini açığa vuran yazılarını okuyorduk. Bir çokları curnalcı imişler. Paris’te Sultan Hamid’den aylık almakta imişler. Hatta bizim tercümelerinden hürriyet dersi aldığımız birinin arsızlığı yüzünden elçilikten kovulurken pantolonu yırtıldığı için Yıldız’dan ‘tazminat’ istediğini öğreniyorduk.” (s. 30).
“İlk zamanları bütün ümidimiz İngiltere’de idi. Hatta ihtilâlden sonra büyükelçinin arabasını halk çekmişti. Bir aralık Almanya’dan medet umduk. Hepsi boşuna gitti.” (s. 30).

3.1.1. Yayın Politikası
Tanin, sadece siyasette bir cemiyet ve ardından partinin sözcülüğü görevini üstlenmemiştir. Aynı zamanda bir görüşün de temsilciliğini yapma iddiasındadır. Fikir gazeteciliği yapma düşüncesi kurucularından ve sahipliğini üstlenen H. Cahit’te vazgeçilmez bir tutku olarak gözükmektedir. Böyle olunca gazete, bir düşüncenin yayıcısı, belli bir görüşte kitle oluşturmaya yönelen yayın organı durumundadır. Onun için de başta Anadolu olmak üzere Osmanlı coğrafyasını tanıma konusunda da çabalar sarf etmiştir. 1909-1914 arasında bir yazarı Anadolu, Arnavutluk, Suriye, Trablusgarp’ı gezip, mektuplar halinde gördüğü yerler hakkında zamanına tanıklık edici seri mektuplar yayınlamıştır (Ahmet Şerif, 1999, I-2). Yalnız Tanin’in yayın dönemi içte de dışta da durulmanın olmadığı bir zamana rastlamıştır.
“İstanbul’da durgun ve kansız bir anarşinin” egemen olduğu günlerdir. Yeni düzen; basın özgürlüğü, söz özgürlüğü, toplanma özgürlüğü gibi “silahlar” vermiştir. “Basın özgürlüğünden, takma adlar altında yazılar yazmak yoluyla”; söz özgürlüğünden ise, “her kafadan bir şey çıkma” biçiminde yararlanılmaktadır. “Uzun yıllardan bu yana ağzını açmamış olan İstanbul, şimdi bol bol işittiği her türlü sözlerden şaşırıyor, dengesini ve rahatını kaybediyor, kim bilir belki de için için, başının rahat olduğu o eski zamanlara korka korka özlem çekiyordu.” (Yalçın, 1976, 20, 31).
Karabekir, hatıralarında parti ile gazetenin ilişkisini açıklar: “Gazetenin müessisleri olan Hüseyin Kâzım ve Tevfik Fikret Beyler Meşrutiyetten önce cemiyetimize girmişlerdi. Hüseyin Cahit Bey de cemiyete yardım edecekti. Nitekim bu ilk nüshada Murat Bey’e verdiğimiz cevabı bastığı gibi şu tebliğimizi de ilân etti. (Az sonra Mabeyn kâtiplerinden Müştak Bey de bu gazeteye girerek dört kişi oldular).” Bu ilişkiyi paşa şu ifade ile tamamlar: “Tanin, Murahhas Heyetininin İstanbul işlerini ellerine alıncaya kadar fikirlerimize muvafık hareket etti” (Karabekir, 1995, 393, 394). Tanin’in cemiyete karşı bu uyumlu tavrı, cemiyetin etkisi altındaki hükümete karşı da uygulanır. Hüseyin Cahit imzasıyla 20 Ağustos 1324 tarihli “Serbestî-i Matbûat” başlıklı başyazıda, basın hürriyetine, basının gücüne vurgudan sonra Türkiye’de basının artık en hür ülkelerdeki kadar hürriyete sahip olduğu belirtilerek, bazılarının basını yanlış kullandıklarından şikâyet eden satırlara rastlanır. Fakat en önemlisi, basının etkisinden çekinen bakanlara karşı onların geçmişlerini kurcalamayacağına dair basının ortak tavır aldığının belirtilmesidir. Fakat bu tavır; hizmetle, gelecekle ilgilenmeyecek anlamına gelmemektedir: “Heyeti vükelâdan bazılarının tarîz-i matbûata uğramak endişesiyle ifa-yı vazifede müşkilât çektikleri rivayeti şayi’ olması üzerine Matbuat Cemiyeti heyet-i muvakkatesince kabinenin hîn-i teşekkülünde heyet-i vükelâya karşı beyan-ı emniyet edilmiş olduğundan vükelâdan birinin ahval-i maziyesi hakkında ta’rîzâta kıyam edilmeyerek sırf icraat-ı hazıralarına atf-ı nazar-ı ehemmiyet edilmesi ve bu icraatda menafi-i memlekete mugayir bir nokta görülürse tenkid olunmasını ekseriyet-i ara ile karargîr olmuştur.” Artık bakanlar kuruluna basından gelecek bir tehdit kalmamaktadır. Öyleyse; geçmişinin kirli çamaşırlarının dökülmesi endişesinden kurtulan siyasilerin çalışması gerekmektedir: “İşte matbuat tarafından resmî bir teminat ile vükela mazi endişelerinden azade bırakılmıştır; fakat istikbâli düşünmek, istikbâl içün çalışmak şartıyla!” (Tanin, 6 Şaban 1326/20 Ağustos 1324). Burada sadece parti basını değil, meşrutiyet başlarında tüm meşrutiyet basınının iktidara karşı açık çek verdiği, meslek kuruluşu aracılığıyla açık çek jesti vermek zorunda bırakıldığı görülmektedir. Bu durum tenkitlerin artması üzerine basın mensuplarının sansür devrinde görülmeyen bir tavırla öldürülmelerinin zihin dünyasına da ışık tutmaktadır. Basın ya “yandaş” olacak veya olmayacaktır.

Hüseyin Cahit, “Tanin, bağımsız bir gazete olarak çıkıyordu ve benim elimde sonuna kadar da öyle kaldı” dese de aynı yerde kendisi, gazetenin parti ile nasıl kopmaz bir organik bağ içinde olduğunu şu uyarı ile açıklar: “Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyetinin mürevvic-i efkârı olmak üzere Şura-yı Ümmet namıyla derdest-i intişar bulunan gazete neşredilinceye kadar cemiyetin tebligatı gazetemiz vasıtasıyla vukua gelecektir. Gazetemizle neşredilmeyen tebliğat cemiyetin değildir.” (Yalçın, 1976, 18-19).

Kaldı ki, parti; Hüseyin Cahit’e İstanbul’dan milletvekili çıkarmak istediğini ama öncelikle bunun için cemiyete girmesi gerektiğini Siroz Mebusu Mithat Şükrü vasıtasıyla bildirir. H. Cahit’in parti hakkındaki kanaati şudur: “İttihat ve Terakki Cemiyeti, benim gözümde, yurdu kurtarmış kutsal bir kuruluştu. Ona karşı kalbimde minnettarlıktan ve sevgiden başka bir duyguya yer olamazdı.” Sonuçta, cemiyete girme gizli yeminini etmek üzere, Tasvir-i Efkâr gazetesinin yönetim yeri olan eve götürülür. Önce bir odada gözleri bağlanır, başka bir odaya götürülerek bir sandalyeye oturtularak gözleri açılır. Karşısında “başı kızıl bir örtüyle kapalı bir adam” oturmakta, ardındaki duvarda özel bir arma bulunmaktadır. Yurtsever bir söylemle nutuktan sonra “tabanca ve Kur’an üzerinde, cemiyetin amaçlarına bağlı kalacağı” doğrultusunda yemin ettirilir. Cemiyetin gücü; “bir çeşit din ve mezhep, sanki bir tarikat değerini almasından ileri” gelmektedir. Ülkede bir “İttihatçılık ruhu” doğmuştur (Yalçın, 1976, 49-51).

Tanin, Karabekir’in belirttiği doğrultuda fakat beklenilenden daha ileri ve kavgacı bir parti yayın organı olur. Büyük boy gazetenin ilk sayısında dört sütunluk baş sayfasının tamamını Hüseyin Cahit’in; “Siyasiyât-ı Dâhilî-Bâbıâlî’nin Mesleği” başlıklı yazısı kaplar. Yazı Bâbıâlî’nin oyalama siyasetini tenkitle başlamakta artık Meşrutiyet devrinde itimat edilir siyasetin dışta ve içte güdülmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Kavgacı üslup, H. Cahit’in yazısına yansımaktadır: “Arap İzzetlerin, Çerkez Mehmetlerin, Tahsinlerin hâlâ Saray-ı Hümâyun’da bulunduklarını, aff-ı umumînin ilân edilmediğini, Zeki Paşaların, Rami Paşaların vesairenin değiştirilmediğini gören halk Babıâli’ye emniyet edebilir miydi?. Selim Melhame, Arap İzzet gibiler efkâr-ı umumiyeden korkarak kaçtılar. Efkâr-ı umumiyenin tazyiki, gazetelerin lisanı şiddetini artırdı. Bu sayede Zaptiye Nazırı, Tophane Müşiri değiştirilerek yerlerine şayan-ı emniyet zatlar getirildi… Arap İzzet gittiyse hâlâ Başkâtip Mabeynde.” (Hüseyin Cahit, Tanin, 19 Temmuz 1324).
Tanin’de başyazı nasıl yazıldığı, haber ve röportajın nasıl hazırlandığı konusunda, gazeteciliğe burada başlayan Falih Rıfkı ilgi çekici örnekler verir. Kendisini; “biz Taninciler” diye nitelendiren Falih Rıfkı, Balkan Harpleri sırasında gazetenin başyazısıyla ilgilenmek durumunda kalmış, ilk başyazısını yazmıştır. Nasılını, şöyle anlatmaktadır: “Bir akşam ikinci başyazarımız İsmail Hakkı Bey, bana bir yazı bıraktı: -Nazırlar heyetinde Edirne yürüyüşüne karar verecekler. Makalem ona göre yazılmıştır. Ama toplantı bittikten sonra Talat Bey’e telefonla sorarsın. Karar vermemişlerse kendisi sana başka bir konu verir, onu başyazı yaparsın, dedi. Telefon ettim. O gece karar vermemişler. Talat Bey: ‘Bana gel de bir şey düşünürüz’, dedi. İttihatçıların liderini ilk defa yakından görecektim. Zeytin Dağı’nda anlattığım gibi Ayasofya yolundaki ahşap evine gittim. Beyaz geceliği ile kapının yanındaki odaya indi. Tam bir halk adamı idi. Geceki bu konuşmadan benim Tanin’deki ilk başyazım çıktı. Adı ‘Vaziyet-i Hazıra’.. ‘Muhtelif mahafilde Osmanlı Ordusunun hareketine bazı devletlerce müdahale edileceği söylenmektedir’ diye başlamışız. Ortasında: ‘Ordu-yı Osmanînin hareketine Rusya’nın da muhalefet edeceğinden bahsedilmektedir’ diyerek daha fazla ona sığınıyoruz ve Anadolu demiryolları meselesine de dokunmuşuz.” (Atay, 1963, 61).
Tanin muhabirliğinin de parti-devlet ileri gelenleri ile irtibatı habercilikten ötedir. Edirne kurtarıldıktan sonra, muhabirlik yapmaya gönderilenlerden ikincisi Falih Rıfkı’dır. Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi ile birlikte gidecektir. İstanbul Muhafızı Cemal Bey: “Tanin Edirne muhabiri Falih Rıfkı Bey’in Edirne’ye azimetine mahsus vesikadır. Veliaht hazretlerine mahsus trenle gidecektir” yazılı vesikayı verir (15 Ağustos 1913). Çantasında da Selahattin Âdil’in, F. Rıfkı’yı, Enver Bey’e tanıtan mektubu da vardır. Trende giderken, padişah olabilmek için “İttihatçılara yaranmak” fikrinde olduğu söylenen veliahtla konuşur. Konuşmasını yazar. Bundan sonrası şöyle şekillenmiştir: “Konuşmamı yazıp Hacı Âdil Bey’e verdim. O ve Enver Bey çizip düzelterek, söylediklerinden çoğu bulunmayan ve bir çok da söylemedikleri ile, yeni bir yazı çıktı. Tanin’e onu yolladım.” (Atay, 1963, 67).

Türk gazeteciliğinde henüz yeni olan ilk röportaj örneklerinden birini Falih Rıfkı, Tanin’de böylece gerçekleştirir: “Tanin’de ‘Edirne Mektupları’ ile o günkü Trakya’nın yürekler yakıcı durumunu anlatmıştım. Bulgarlar ve Yunanlılar sivil halk üzerine barbarca saldırmışlardı. Kadın ve çocukların boğazlandıkları camilerde, hâlâ kanlı köşeleri görüyorduk. Göçemeyenler ve kaçamayanlar son ümit olarak Tanrının evine sığınıyorlar, böylece toplu olarak öldürücülerinin pençesine geçiyorlardı.” (Atay, 1963, 68).

Tanin, İttihat ve Terakki ile askeri okul başta olmak üzere eğitim kuruluşlarının irtibatını açıklar. Hatta ortak bazı sosyal faaliyetlerini duyurur: “Hasılatı Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Selânik’te Feyziye ve Ticaret Mekteplerinin menafi’ına mahsus olmak üzere tertip olunan tenezzüh katarının hareketi Eylül’ün ikinci Salı gününe te’hir edilmiştir. Mekteb-i Harbiye talebesi de bu tenezzühe iştirak ederek eser-i fünûn olmak üzere bir oyun vereceklerdir.” (Tanin, 21 Ağustos 1324, s. 4).
Gazete-parti ilişkisi, o kadar bilinir ve yaygındır ki, devlet memurlarından birisinin görev yerinin değiştirilmesini isteyenler, sahte imza ile parti üyeleri adını kullanarak dilekçe bile yazmaktadırlar . Cemiyet üyesi olarak kullanılan adın, Hüseyin Cahit olması ayrıca önemlidir.

Hüseyin Cahit, “İttihaçıların tam savunusunu yüklenen” birisidir. Bu durumu parti tarafından ödülsüz bırakılmaz. Maliyeci Cavit, kendisini Düyun-ı Umumiye Osmanlı alacaklılar vekilliğine seçtireceğini söyler. Böylece görevi; “devlete karşı yer almaktır”. Ama gerçekte İngiliz, Fransız alacaklılar vekilleri ile birlikte bulunarak, “arkadan bir gizli karar alınmasına engel” olacaktır. Hüseyin Cahit, bu görevde on bir yıl kalır (Yalçın, 1976, 161-163). Hüseyin Cahit’in, gazeteci olarak ekonomi ile ilgili işleri bu kadarla kalmamaktadır. Savaş sırasında, Men’i İhtikâr Komisyonu’nda görev alır. Bu konuda Tanin elemanlarından gazeteci Hakkı Tarık’ı; Haydarpaşa’da, İstanbul’dan Anadolu’ya belgesiz manifatura malzemesi gönderilip gönderilmediğini denetlemede görevlendirir (Yalçın, 1976, 240).

3.1.2. Tanin’in kalem kavgaları:
Tanin’in 25 Temmuz 1908 tarihli sayısında “Ali Kemâl Bey’e Açık Mektup” başlıklı bir yazı yayınlanır: “Geçen gün huzur-ı şahâneye kabul buyrularak mazhar-ı iltifat oldunuz. Dört yüz elli lira atıye-i seniyye aldınız. Bu parayı bir cihet-i hayra sarf edeceğinizi ümit ederek iki-üç gündür bekledik. Fakat bu yolda bir ilânınıza tesadüf etmediğimiz için henüz cihet-i sarfını kararlaştırmadığınız anlaşılıyor. Şu ihsan-ı şahânenin ‘İâne-i Milliye’ hesabına Bank-ı Osmâniye tevdi buyrulması hamiyet-i müsellemelerinden muntazırdır” (Tanin, 25 Temmuz 1324, s. 2).
Ali Kemâl, bu yazıya verdiği cevapta, iki yüz altmış altın aldığını, padişahın tebaasına verme hakkının bulunduğunu, böyle bir hakkı yoksa geri vereceğini belirtir. Tanin, ülkeye geri dönerken, padişahtan izin aldığını belirtmesini, “casusluk” olarak nitelendirir. Ali Kemâl’in İkdam’da verdiği cevap da ağırdır: “Tanin’in taarruzu müfteriyanesine yegâne cevabım Avrupa’da ve Mısır’daki hayat-ı malûmemdir. Senelerce temadi eden ‘Türk’ gazetesiyle ‘Mecmua-i Kemâl’, ‘Mesele-i Şarkıye’ vesaire gibi neşriyat-ı israranemdir. Şayet içimizden çokları gibi, ‘Dahleden dinimize bari Müslüman olsa’. Devri sabıkta casusluğa tenezzül etmedim. Benim için ne Mısır’a gitmeye, ne o neşriyat ile, ne de bu ticaret ile meşgul olmaya hacet yoktu, bugün ya sefir, ya vali idim. Dersaadet’e avdetimden beri Utbe-i Şahaneye maruzatım varsa bana ne mutlu!.. Çünkü o zamandan beri Padişahımız hayr-ı muhzî işlemiştir.. Efkâr-ı amme bir mahkeme-i âdiledir, yazdıklarımız da meydandadır. Artık daha fazla söze hacet yok. Ali Kemal” (Karabekir, 1995, 352, 396-397).

14/15 Mart 1909 tarihinde Mekteb-i Mülkiye talebeleri, tertip ettikleri bir törende, okulun iki eski mezunu olan Tanin başyazarı Hüseyin Cahit ile İkdam başyazarı Ali Kemal’i barıştırırlar (Unat, 1985, 181).
Karabekir, parti olarak bu kalem kavgasından memnun olmadıklarını da açıklamaktadır. Hüseyin Cahit, dizginlenmeyi reddetmiştir. Sonuç şudur: “İki şahıs ve iki gazete; iki cephe yarattı ve istibdat taraftarlarına ümit verdi ve bu hal 31 Mart irticaına temel taşı oldu.” (Karabekir, 1995, 398).

Kalem kavgalarını Hüseyin Cahit, basının “hemen hemen tek bir ses halinde yeni rejimi yıkmaya çalışması” olarak değerlendirir (Yalçın, 2002, 38). Eleştirilere doğru mu, yanlış mı merakıyla, gerçeği arama endişesiyle bakmaz. İttihat ve Terakki açısından bakar. İttihat ve Terakki ile irtibatı da sanıldığı gibi çok sonra değil. Daha Talât’ ın tanınmadığı, İstanbul’a gizlice geldiği dönemde vardır. Talât’la, gazeteci Mahmut Sadık’ın evinde görüşmüşlerdir (Yalçın, 2002, 35). Tanin’i sık ziyaret edenlerden birisi İttihat ve Terakki’nin “şefi” olan Talât’tır. Gazete matbaasına yeni bir ilâve yapıldığında Dâhiliye Nazırı olarak gezer. Balkan Harbi sırasında, hükümetin diğer ileri gelenleri gibi kendisinin de arandığı bir sırada Talât, sırtında gönüllü asker kıyafeti ile Tanin’i ziyaret eder (Yalçın, 2002,39, 42-43).
Tanin, sosyal olayların kışkırtılmasında da etkindir . 21 Temmuz’da “Bazı Esrar-ı Mühime” başlığı altında Başkâtip Tahsin ile bazı isimlerini vermediği iki şahsın, padişahı selamlığa çıkmamak için teşvik ettiklerini yazar. Tahsin ve emsali kimseler, mabeynde kaldıkça bu tezvirlerin arkası kesilmeyecek, halkın heyecanı geçmeyecektir. Bu durumu Padişaha haber vermek basın görevi olduğu kadar sadrazamın da vazifesi değil midir? Bu yazıdan sonraki durumu Karabekir anlatır: “Halk galeyana gelerek Tahsin Paşa’nın Göztepe’deki köşkünün camlarını taşladılar, gösterişler yaptılar. Bunun üzerine 22 Temmuz’da Mabeyn Başkâtibi Tahsin ve Mabeynci Ragıp Paşaların sarayla ilişikleri kesildi. Baş hafiye Kadri Bey’le İbriktâr Rıfat ve üç şifre kâtibinin mabeyne gelmemeleri emrolundu. Hafiyelikle ve halka zulümle iş gören bir takım polis müfettiş ve komiserleri de memuriyetlerinden çıkarıldı.” (Karabekir, 1995, 399).

Gazete yayını üzerine devlet adamlarının görevden atılması, bazı bakanların sokakta hakarete uğraması, hapishanelerden suçluların, suçlu yakınları tarafından salıverilip yerlerine köpeklerin bağlandığı açıklanmaktadır. Mevcut durum, Cemiyetin itibarını artırırken hükümetin gücünü zayıflatmıştır. İttihat ve Terakki’nin yönetimle, sorunların çözümü ile ilgili hazırlanmış planları yoktur. Söz ayağa düşmektedir. Asayişin sağlanması için “hükümetin prestiji olmadığından cemiyetin nüfuzundan istifade etmek üzere” deniz ve kara askerlerinden oluşturulan devriyeler çıkarılacak, devriyelere cemiyet üyelerinden birer kişi verilerek, onların telkinde bulunması sağlanacaktır. 29 Temmuz 1324 tarihli parti tebliği bu yönüyle ibret vericidir: “İttihat ve Terakki Cemiyeti İstanbul Merkezinden Tebliğ Olunmuştur. Bazı edepsizler daire-i edep ve terbiyeyi tecavüzle öteye beriye sarkıntılık ettikleri haber alınması.. asayiş-i mahalliyenin muhafaza ve istirahat-i ammenin temini.. cihetiyle İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından vuku bulan müracaat üzerine hükümet-i seniyyece berri ve bahri asakir-i şahaneden mürekkep kollar tertip olunarak zabıta memuru refakatiyle dolaştırılmakta olduğundan halkın kollar tarafından vuku bulacak ilk ihtara hemen mutavaat etmeleri lüzumu ihtar” edilir (Karabekir, 1995, 412).

3.1.3. Siyasî Kapatmalar
Tanin, özellikle İttihatçı siyasilerle yakın, içli dışlı olmuştur. Hüseyin Cahit, sade başyazar değil aynı zamanda parti milletvekili olarak “İttihatçıların tam savunuculuğunu” üstlenmiştir (Yalçın, 1976, 161). Yalnız Meşrutiyet dönemi, umulanı vermez. Girit, Bosna-Hersek ve Bulgaristan’ın koparılması gibi ilk can yakıcı parçalanmalar ardı ardına gelir. Cemiyet yönetiminin sarsıldığı dönemde siyasî hâkimiyeti perçinleyecek geçişi, 31 Mart olayları sağlayacaktır. Üstelik bu arada ezeli rakip durumundaki devlet başkanı da tahttan indirilerek Selânik’e gönderilecektir. Tanin’de ilk kısa süreli de olsa kapanış bu sıra gerçekleşir.
“İttihat ve Terakki Cemiyetinin yayın organı Şura-yı Ümmet ve Tanin gazeteleri” idarehanesine 31 Mart olayının ertesi günü (14 Nisan 1909 Çarşamba) bir grup, hücum ederek matbaayı tahrip ve yağma eder. Can kaybı yoktur. Bu sıra, İttihat ve Terakki’den İstanbul Mebusu bulunan başyazar Hüseyin Cahit, Rus elçiliğine sığınır. Selânik milletvekili Cavit Bey’se bir ecnebi dostunun evine saklanmıştır (Unat, 1985, 184). Rus elçiliğine ait bir vapura, oradan da Cavit’le birlikte Rusların “Kraliçe Olga” adlı ticaret gemisiyle Odesa’ya geçerler. Odesa’da onları Rus özgürlükçülerini kanlı bir şekilde ezen general ağırlar. Trenle gittikleri Peşte’den sonra Selânik’e döndüklerinde, Selânik Milletvekili olan Cavit, Hüseyin Cahit’e; “Hazır buraya gelmişken, seni mason yapalım” der. Zira “Masonluğun insanî ve hür ideali” vardır. “Meşrutiyetten evvelki zamanlarda, meşrutiyeti hazırlayanlar masonluğa girmişler ve bundan memleket hesabına az çok bir fayda görmüşlerdir”. Neticeyi H. Cahit şöyle aktarır: “Ertesi akşam, Selânik’te bir mason locasında masonluğa girdim.” (Yalçın, 1976, 115). Bu arada H. Cahit, 31 Mart’ın getirdiği iyiliklerden birisi olarak, “Beyoğlu’nda bir tarafta birkaç mason” locasının açıldığını belirtir. Zira “o tarihte İstanbul’da bir Türk mason locası” yoktur. “Masonların dar, taassup ve nasyonalizm mülâhazalarını aşarak, hangi din ve mezhepten, hangi ırktan olursa olsun, bütün insanlar arasında yüksek bir kardeşlik muhabbet ve tesanüdü kurmak gibi temiz ve necip bir idealleri” vardır (Yalçın, 1976, 115). Masonluğun yüksek, temiz, asil ideallerini öğrenen Hüseyin Cahit, cumhuriyet devrinde hatıralarını yazarken bir itiraf gibi şunları ortaya kor: “İçtenlikle söylemek gerekir ki, Müslüman dininin ve şeriatının ne olduğunu hiç birimiz bilmiyorduk. Müslüman dini üzerine okullarda öğretmenler bir parçacık ne öğretmişlerse, ondan başka kimsede belli bir bilgi yoktu. Kur’an’daki yargılara dayanan gerçek Müslümanlıkla din bilginlerinin yaydıkları Müslümanlık arasındaki derin uçurumun kimse ayrımında değildi.” (Yalçın, 1976, 121).
H. Cahit, Selânik’te Babanzade İsmail Hakkı ile birlikte, “bir hatıra olarak, bir gün için” Tanin’in, 26 Nisan 1909 tarihli nüshasını yayınlarlar (Yalçın, 1976, 117).

Padişah, yönetim değişimi; durulmayı sağlamamıştır. Trablusgarp Savaşı, Arnavutluk’ta isyan ve Balkan Harpleri peş peşe sökün eder. 19 Temmuz 1912’de, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın (1839-1919) sadrazam olduğu, “büyük kabine” kurulmuştur. İttihat ve Terakki, yönetimden uzaklaştırılmış; hatta genel merkezini yeniden Selânik’e taşımıştır. “İttihat ve Terakki’nin tehlikeye düşmesi bence yurdun tehlikeye düşmesi demek”tir görüşünü açıklayan Hüseyin Cahit, bir protesto olarak Tanin’i kapatmaya karar verir. 10 Ağustos 1912 tarihli açıklaması şöyledir: “Meşrutiyetin çocuğu olan Tanin, tatili seçiyor. ..İstanbul’a gelince anladım ve Tanin’i geçici olarak kapatmağa karar verdim.” Fakat arkadaşlarıyla görüştükten kısa bir süre sonra karardan vazgeçilir. Tanin 21 Ağustos’ta yeniden çıkarılmaya başlanır. Zira Tanin, “namuslu bir muhalefete örnek” olacaktır (Yalçın, 1976, 172-173).

İstanbul’da sıkıyönetim vardır. Hüseyin Cahit’in İttihat ve Terakki Genel Kongresi vesilesiyle yazdığı yazı üzerine Tanin, 3 Eylül 1912’de kapatılır. Ama önceden alınmış gazete imtiyazı vardır. Sorumlu müdür Cavit adına ertesi gün 4 Eylül 1912’de Cenin çıkarılır. Cenin de kapatılınca Babanzade İsmail Hakkı’nın sorumluluğunda Senin gazetesi çıkarılır. Bu arada Hüseyin Cahit ile Cavit, Orhan Talât’la birlikte 4 Eylül 1912’de Nadir Paşa başkanlığındaki Harp Divanına verilmişlerdir. Divandan, önce ceza almadan serbest bırakıldıkları halde, sonra H. Cahit’e bir ay, diğerlerine yirmişer gün hapis cezası verilir. Tanin başyazarı, ilk defa hapiste yatar. Evlerden gerekli eşyalar hatta ‘buzdolabı’ bile gönderilmiştir. H. Cahit, başmakalesini müdür odasında yazarak gazeteye gönderir. Fakat 12 Eylül 1912’de gazete Hak adıyla yayınlanır. İlk kuruculardan Hüseyin Kâzım, 13 Eylül 1912 tarihli Hak’ta çıkan yazısında; “Cahid’i ve Cavid’i değil, hepimizi sürükleyip zindanlara, ateşlere atsınlar. ..Bizler de onlar gibi düşünüyor ve hükümetin kötü yönetimiyle yalnız Arnavutluk değil, bütün Türkiye’yi acılara, yıkılışlara sürüklediğini, her yerde korkusuzca, çekinmeden söyleyip duruyoruz. ..Bugünkü hükümet ülkeyi yıkılış ve dağılışa götürüyor” diye yazar (Yalçın, 1976, 174-175).

Tanin, asıl adıyla 17 Eylül’de yine çıkmaya başlar. Rakiplerinin, hapishanenin reklâm aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmaları üzerine; hapisten, üç yıldız imzasıyla gönderdiği yazısında; “Meydan Okuyoruz” der. Balkan Harplerinden hemen önceki günlerde, Balkanlar gibi İstanbul da kaynamaktadır. Müdür odasından İttihatçıların ve İtilâfçıların gösterilerini seyretmektedir. Karadağ Prensliğinin Osmanlı Devleti’ne savaş açması ile harp başlamıştır. Gazete, yeniden kapatıldığı için, 13 Ekim 1912 tarihinden itibaren yine Cenin adıyla yayıma başlarlar. Bakanlar kurulu, 17 Ekim’de orduya hücum emri vermiş, Yunanistan da bize savaş açmıştır. Ama ortada garip söylentiler dolaşmaktadır. Bunlardan birisi, Hükümetin Abdülhamit’i Selânik’ten İstanbul’a getirme düşüncesidir. H. Cahit, Abdülhamit’in İstanbul’a değil, Anadolu’da bir yere gönderilmesini savunduğu için gazete tekrar kapatılır. Ertesi gün, 21 Ekim 1912’de gazete, Senin adıyla yayınlanır. Talât’ın gönüllü er olarak cepheye gittiği günlerdir. Sadrazam değişir. Kâmil Paşa başa geçirilmiştir. Hüseyin Cahit, durumu eleştirir. Bu yüzden 30 Ekim 1912’de gazete tekrar kapatılınca, 31 Ekim 1912’de yeniden Renin adıyla yayınlanır. Bulgar ordusunun Çatalca’da olduğu, İstanbul’un göçmenlerle dolduğu sıradır. Gazete, çözüm olarak ordunun başına, Mahmut Şevket Paşa’nın getirilmesini ister. Bu yüzden 9 Kasım 1912’de gazete kapatılır. Fakat bu defa aynı ada yakın başka bir adla çıkarılmasına izin verilmez. Hüseyin Cahit, dostlarının karşı koymasına rağmen Avrupa’ya gitme kararı verir. Kendisi ile birlikte gelme kararı alan Hüseyin Kâzım, Talât Paşa tarafından kandırılarak geri bırakılmış, ardından da tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedilmiştir. H. Cahit ise, Romanya üstünden Viyana’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmış, başka yoldan gelen Babanzade İsmail Hakkı ve Cavit ile Viyana’da buluşmuşlardır. İstanbul’dan, Aka Gündüz’ün yedi, Ubeydullah Efendi ile Tanin yazarı Cemil’in beşer yıl kalebentliğe mahkûm edildiklerini haber alır. Bir ay sonra serbest bırakıldıklarını öğrenir. Fakat Kâmil Paşa hükümeti, yakaladığı İttihatçıları Bekirağa Bölüğüne hapsetmektedir. Bunlar arasında Tanin’in yazı işleri müdürü Muhittin, eski Trabzon valisi Süleyman Nazif, Dr. Abdullah Cevdet, yazar Hüseyin Suat , kendisini tutuklamaya gelen asker inzibatı vurup öldüren Canbulat vardır. Ama ileri gelenlerden aranan Talât; Tokatlıyan’da kurulup oturmakta, hükümeti devirmek üzere hükümet içinden Nâzım Paşa ile görüşmeler yapmaktadır. Bu görüşmeler, 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirilen Babıâli Baskını ile sonuçlanmış, Kâmil Paşa hükümeti devrilerek, ordunun başına geçirilmek istenilen Mahmut Şevket Paşa, hem sadrazam hem de Harbiye Nazırı yapılmıştır (Yalçın, 1976, 177-181).
Tehlikeli günleri Viyana’da geçiren Hüseyin Cahit, Babıâli Baskınını duyunca, hemen hazırlanarak İstanbul’a döner ve 31 Ocak 1913’te Tanin’i yeniden yayınlar. Hükümet darbesini; bir bölük yurtseverin başarısı, millet adına övünülecek bir zafer olarak alkışlayan yazılar yazar (Yalçın, 1976, 183-184). Her yönü ile İttihat ve Terakki’nin devlete hâkim olduğu günler gelmiştir.

Parti yönetimi, muhalefeti sindirerek iktidar tekelini sağlamlaştırmak istemektedir. Jön Türklerden Prens Sabahattin’in adamı Satvet Lütfi’nin Tünel tarafında bir Yunanlının matbaasında hükümet aleyhtarı bildiri bastırdığı, Babıâli baskınına benzer bir darbe planı hazırlandığı, böyle bir darbe ile mevcut hükümetin tasfiye edilerek, Prens Sabahattin’in sadrazam yapılacağı iddiası ulaşır. Hüseyin Cahit’in Vefa Lisesinden talebesi olan Satvet Lütfü bulunamaz ama, matbaa, P. Sabahattin’in evi aranır. Bulunan malzemelere el konur (Yalçın, 1976, 188190).
İttihat ve Terakki içinden kopan başkalarının da darbe düşünceleri vardır. 12 Haziran 1913 tarihinde Mahmut Şevket Paşa, sokak ortasında öldürülür. Fakat bu suikast, İttihat yönetimini zaafa uğratmaz. Tam tersi güçlendirir. Muhalefet ortadan kaldırılmıştır. “Meşrutiyet biraz zorbalık ederek” uygulanmakta, meşrutiyetin gerekleri unutulmuş bulunmaktadır. Hüseyin Cahit, devrin güçlü adamı Talât Paşa’ya, “Kardeşim Talât” diye başladığı ayrılık mektubunu yazar. “Ben İttihat ve Terakki’ye yüksek bir inançla sarılmıştım. İttihat ve Terakki benim için bir ülküydü” der. Parti zayıfken değil, güçlü iken ayrılmak istemektedir. Şu tespiti ilginçtir: “İttihat ve Terakki’yi yeniden iktidara getirmek için sen ve bazı arkadaşların hayatlarınızı ortaya koyarak bir işe giriştiniz ve başardınız. Yarın yeni bir tehlike daha doğsa ben ortadan kaybolmak çaresini arayacağım. Tehlikeye karşı yürüyenler ise gene sizler olacaksınız.” Gazete ile ilgili tespitleri vardır. “Tanin, sizin için, öteden beri bir bıkkınlık, yorgunluk nedeni oldu” der. Öyle ki Tanin, “tutturduğu savunma görevinde o kadar aşırılığa vardı ve bazen o kadar fazla yardakçılık gösterdi ki, ister istemez Cemiyetin yayın organı gibi sayılması zorunluluğu doğdu halk arasında”. Ama cemiyet Tanin’e ayrıcalıklı davranmıştır. Artık ayrıcalıklı davranmaya gerek yoktur. “Yayınlarında isteğe aykırı bir biçim göze çarptığı zaman kendisinin genel yasaya çarptırılmasında duraksanacak bir nokta da kalmamış demektir.” (Yalçın, 1976, 197-199). Parti, genel merkezinde mektubunun okunup okunmadığını bilmediğini belirten Hüseyin Cahit’e bir cevap verilmez. O da bir şey olmamış gibi mevcut vaziyetini devam ettirir.

Falih Rıfkı da tek parti tahakkümüne dikkat çeker. 1913 Haziranından sonra, iktidar, muhalefete tahammül edemez duruma gelmiştir: “Yeni muhalefet bozgunculuğuna katlanılamayacağı için nazırlar heyetine geçici olarak gazete kapatmak yetkisi verilmiştir. Dikta rejimine doğru sürükleniyorduk. Tabi ne Fransızlar, ne İngilizler, ne de Almanlar tarafından İstanbul’da çıkartılan gazeteleri kapatmak Osmanlı nazırlarının haddi değildi. Büyükelçileri ve elçileri bırakınız, elçilik tercümanları büyük şahsiyetlerdi. Kapıları önlerindeki kavaslardan bile çekinirdik.” (Atay, 1963, 79).
Mahmut Şevket Paşa’nın katillerinden birinin Rus gemisinde yakalanması işi, bu yönden garip bir örnektir. Rus elçisi ile görüşmemek için Sadrazam Sait Halim Paşa ile İçişleri Bakanı Talât Paşa, acilen Edirne’ye giderler. O gece katil, hapishanede boğulur. Ertesi gün döndüklerinde Rus elçisi, Polis Müdürü Azmi Bey’in görevden alınmasını istemiştir. Azledilir. Adana’ya vali tayin edilmek istenir. Rus elçisi, devlet görevinde bulunmamak üzere azil isteyince, Birinci Dünya harbi başlayıncaya kadar göreve alınamaz (Atay, 1963, 79).

Enver Bey, 3 Ocak 1914’te Mirliva (Tuğgeneral), aynı tarihte Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye nazırı yapılır. Orduda birçok Orgeneral varken, yeni Tuğgeneralliğe yükseltilen birisinin, Harbiye Nezaretinin başına getirilmesi uygun değildir. Bunun mahzurlarına, A. İzzet Paşa dikkat çektiği gibi, Enver de işin farkındadır (Ahmet İzzet, 1992, 156, 338). Bu durumu, Hüseyin Cahit, “gençliğin, yeniliğin ve terakki ruhunun mühim bir zaferi” olarak alkışlar. Yalnız parti kanalıyla istenilen makama getirme, ilk risklerden birisini de parti gazetesine yaşatır. Zira Harbiye Nazırlığına geçtikten bir-iki gün sonra Enver, Tanin gazetesini arayarak, Hüseyin Cahit’i görüşmeye çağırır. Görüşmede sorduğu, askerliğe ait Tanin’de çıkan, “küçük, ehemmiyetsiz bir fıkra”nın kim tarafından yazıldığıdır. Hüseyin Cahit, bilmediğini, kimin tarafında yazıldığını ve bilgi kaynağını meslek sırrı olarak veremeyeceğini söyleyince; “Ama Tanin’i kaparız!” der ve Tanin iki gün Enver’in emri ile kapatılır (Yalçın, 2002, 23). Bu durumu Hüseyin Cahit; “Hiç kızmadım ve üzülmedim. Hem de Enver’in izlediği ilkeden ötürü, yakın bir arkadaşına karşı böyle davranmasından sanki hoşnut bile oldum. Şu dostluk ve hatır belasının resmî işlerden kalktığını görmek gerçek bir mutluluktu” diye değerlendirir (Yalçın, 1976, 203).

Damat, Harbiye Nazırı, Osmanlı Orduları Başkumandan Vekili Enver, elbette parti devlet politikalarını yönlendirmede etkilidir. Parti yazarı Hüseyin Cahit, Enver’in, “Meclis-i Mebusan’ı lüzumsuz bir makine, boşta döner bir çark gibi” düşündüğünü yazar. Bazı düşüncelerinin kanunlara uymadığı hatırlatılınca da; “Kanun yokmuş! Yap kanun, var kanun!” demektedir. Zihninde Napolyon özentisinin olduğu belirtilen Enver’li İttihat yönetimi (Yalçın, 2002, 24-25, 29), Meşrutî bir idareyi hazmetmediği gibi, samimiyetle uygulama fırsatı da bulamaz. Hâlbuki dağlara onun için çıkılmış, onun için savaşılmıştır.
30 Ocak 1914 günü Tanin’de, gazetenin kurucusu ve sahibi Hüseyin Cahit’in, “kendince duyduğu gereklere dayanarak, Tanin’le ilgisini keserek gazetecilikten” çekildiğini bildiren küçük bir haber yayınlanır. Hüseyin Cahit, neredeyse ruh ikizi gibi bütünleştiği gazetesinden ayrılış sürecini, uzunca tartışır. Gerekçesi şöyledir: “İttihat ve terakki Cemiyetine karşı kalbimde beslediğim saygı ve iç yükümlülüğü duygusu, içimdeki her çeşit düşünceyi yendi. Arkadaşları çalışmalarında rahat ve bağımsız bırakmak için Tanin’i gözden çıkarmağa karar verdim. Hüseyin Kâzım ile birlikte, Tanin’i İttihat ve Terakki Cemiyetine dokuz bin liraya sattık. Tanin’in arsası ve yapısı için üç bin lira gitmişti. Sonra bir de kitap bölümü kurmuş, geliştirmiş, ayrıca kitap basmağa yarayan iki makine getirtmiştik. Tanin için reaksiyon makinesine ek olarak bütün ayrıntılarıyla rotatif bir makine almıştık. Tanin, ayda iki yüz lira net kazanç sağlıyordu.” (Yalçın, 1976, 208, 211).
Hüseyin Cahit’in ayrılışı, F. Rıfkı’ya göre farklıdır. “Bir savaşçı ve tenkitçi” olan H. Cahit, “bir aralık İttihatçıların Maarif Nazırı Şükrü” hakkında yazar. Genç gazeteciler, bu yazıyı görünce; “ne iyi.. Resmî gazeteci değiliz” diye sevinmişlerdir. Fakat sonuç sevindirici olmaz. Bir süre sonra Yazı İşleri Müdürü Muhittin: “Usta ile resim çektireceğiz” der. Sebebi sorulunca açıklar: “Tanin’i bırakıyor da ondan”. “İttihatçılar gazeteyi satın almışlardı. O artık hükümet organlığı yapacaktı. Hüseyin Cahit geldi ortamıza oturarak o fotoğrafı çektirdi ve ayrıldı gitti. İttihatçılar kendisine birkaç bin altın lira vermişler, sonra da Düyun-ı Umumî’ye Türk alacaklılar vekili yapmışlardı, ki Osmanlı İmparatorluğunun en yüksek maaşlı ikballerinden biri idi. O savaşçı ve tenkitçi Hüseyin Cahit’i, bir daha memleketin en güç günlerinde bile aramızda göremedik. Harp sırasında Büyükada Yat Kulübü’nde yüksekçe fiyatlı oyun masalarında rastlardık. Bu benim büyük hayal kırıklıklarımdan biridir. Yerine geçen Muhittin bana gazete yazarlığını şöyle tarif etmişti: Bir çok şey yazarak hiçbir şey söylememek!” (Atay, 1963, 68-69).
İttihat ve Terakki, doğrudan hasım gördüğü gazetecileri, tetikçilerine öldürterek susturmuştur. Kendi bünyesi içinden çıkan tenkitçileri ise, ikbal ve paraya boğarak susturmuştur.

Bütün bunlar Hüseyin Cahit’in; on yıla yakın süre 1914’ten başlayarak Mütareke, Malta dönüşüne kadar gazetecilikten ayrılışını izaha yetmemektedir. Hüseyin Cahit, nedense gazeteye, partinin müdahale etmediğini savunur: “Gazeteyi çıkarmağa başladığımız günden beri Tanin’e yazılması istenen makale, ya da Tanin’de değinilmesi istenen bir konu üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti adına bana hiçbir başvurma yapılmış değildir. Tanin’de ne çıkmışsa, hepsi, benim isteğimle, benim düşüncemle doğarak yazılmış şeylerdir.” (Yalçın, 1976, 208). Kendi hatıraları iddiasını tekzip etmektedir. Babıâli baskını, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülüşünden sonra; Belediye, bazı bakanlıklar ile ilgili yakınma, kınama içerikli yazılar yayınlanır. Bunun üzerine parti adına, “bazen Ziya Gökalp bazen Kemal (Kara) matbaaya geliyorlar ve bu gibi yayından vazgeçilmesi için incelikle ricada bulunuyorlardı.” Muhalefet susturulduktan sonra ziyaretler sıklaşır. “Yazmasan daha iyi olur” denilir. Muhalefette gazetecilik, vicdanî barışıklık açısından daha iyidir. İttihat ve Terakki hükümeti başa geçtikten sonra rahatsızlık artmıştır. Ricalara önem verilmezse, kardeşçe bakış kalkacak, yerine düşmanca bakışlar gelecektir. Tanin’i, “yalnız bir haber gazetesi haline sokmak, siyasal yorumlardan vazgeçmek” bir yol olarak düşünülür. Ama H. Cahit, fikir gazeteciliğine bağlıdır. Gazeteyi, bir “kürsü” olarak kullanmak, topluma diyeceklerini oradan söylemek istemektedir. Gazete çıkarmayı devam ettirirken, “düşündüklerini hiç söylememek ya da düşündüklerinden başka şeyler yazmak” akıl ve vicdanına uygun gelmemektedir (Yalçın, 1976, 210).

Hüseyin Cahit, tekrar Tanin’i, zafer kazanıldıktan sonra İstanbul’a dönerek 27 Ekim 1922’de Renin adıyla ve akşam gazetesi olarak çıkarmaya başlar. Ermeni gazetesi olan Manzume-i Efkâr gazetesinin yayın hakkını bin liraya satın alarak, Tanin adına izin verilmediği için Renin ismiyle çıkarır . İlk makalesinde “Mucize” başlığı altında; Mustafa Kemal, arkadaşları ve Türk Ordusunu övmektedir (Yalçın, 1976, 270, 275).

3.2. Meşrutiyette Şura-yı Ümmet
Tanin’den sonra partinin İstanbul’daki önemli gazetesi Şura-yı Ümmet’tir. Paris’te yaşayan Ahmet Rıza, 25 Eylül 1908’de İstanbul’a gelmiştir. Bunun hemen ardından 6 Ekim 1908’de Şura-yı Ümmet gazetesi, İstanbul’da yayınlanmaya başlanır (Unat, 1985, 170). İttihat ve Terakki’yi asıl temsil eden gazete durumundadır.
Gazete, görülebilen 11 Safer 1327/19 Şubat 1324– 21 Safer 1327/1 Mart 1324; 17 Teşrinievvel 1325/192 tarihleri arasında (S. 150-160) günlük ve sekiz sayfa yayınlanır. Başlığının altında “Ve emruhüm şura” ayet klişesi bulunmaktadır. “Menafi-i umumiye-i Osmaniye’ye hâdim yevmî gazetedir” ibaresi iki çizgi ortasına yerleştirilmiştir. Müdürü Mustafa Asım’dır. Matbaa ve idarehanesi, Nuruosmaniye Şeref Sokağı’ndadır (Şura-yı Ümmet, 11 Safer 1327/19 Şubat 1324).
Şura-yı Ümmet’in, 1909’da sekizinci senesinde çıkışı bir hayli iddialıdır. Sahib-i imtiyaz ve müdürü; Doktor Bahaeddin Şakir , başyazarı; Doktor Cenab Şehabettin’dir. İdare yeri; Nuruosmaniye’de Mubusân Kulübü bitişiğindedir.
Başlığına, “Haftalık Şura-yı Ümmet” adını yerleştiren gazete, başlık altındaki ayet metnini de kısalmıştır: “Ve emruhüm”. İki çizgi ortasına konan önceki, genel Osmanlı menfaatlerine hizmet edeceğini belirten ibare yerine, yine iki ama bir hayli genişlemiş çizgi arasına yazı heyetinin adları konur. Bunlar: “Samipaşazade Sezayi Bey, Maliye Nazırı Cavid Bey, Şura-yı Devlet Reis-i Sânisi Kemalpaşazâde Said Bey, Tanin Sermuharriri Hüseyin Cahit Bey, Mebus Rıza Tevfik Bey, Sabah Başmuharrirlerinden Ahmet Rasim Bey, Sabık Ayan Başkâtibi İsmail Müştak Bey, Mebusân Başkâtibi Ferit Bey, Bağdat Mebusu Babanzade İsmail Hakkı Bey, Yeni Gazete Sermuharriri Mahmut Sadık Bey, Muharrir Saffet Nezihi Bey, müşahid-i etıbbâ-yı Osmaniyeden Besim Ömer Bey, Kilisli Doktor Rıfat Bey, Doktor Hüseyin Avni Bey, Mücahit Vahdaî, Naci, Hasred Beyler, Türkçe şiirler sahibi Emin Bey, Darüşşafaka muallimlerinden Hoca Fatin Efendi, İstanbul Mebusu Ahmet Nesimî Bey, Aydın Mebusu Abdullah Efendi, Biga Mebusu Doktor Arif İsmet Bey, sair diplomat ve muharrirîn-i muktedire”.

3.2.1. Yayın Politikası
Şura-yı Ümmet gazetesi, “Cemiyetin naşir-i efkârı olan” bir yayın organıdır (Aydoğan vd., 2004, 593). Cemiyeti, partiyi, devleti, parlamentoyu temsil eden zengin yazar kadrosu ile gazete; aslında İttihat ve Terakki’nin kalem gücünü toplayıp ortaya koymaktadır. Haftalık olması, cemiyetin etki alanındaki her kesimden yazı desteği almasını kolaylaştırmaktadır. Çünkü yazar listesi içinde günlük gazetelerde başyazarlık yapanlar da vardır. İmtiyaz sahibi ve müdür Bahaeddin Şakir, okuyuculara hitabeden “Kariîn-i Kirâma” başlıklı yazısında, yayın politikasının esaslarını belirtir: “Şura-yı Ümmet mülkümüz şuradan mahrum bulunduğu zamanlarda mücahidîn-i hukuk-ı ümmetin müşavir-i fedakârı olmuş idi. Mülk ve millet istibdat elinde ezildiği zamanlarda ifa idegeldiği vazife-i irşadiyenin ehemmiyeti bilahare husule gelen mukaddes inkılâbımızla müsebbettir (tespit olma). Meşrutiyetin galebesiyle beraber, bu müdafaa-i hukuk-ı ümmete yeni bir vazife terettüb itti: Mağlup olan istibdadın milleti yeniden pençe-i zulmü altına geçirmek içün ilk fırsattan istifade itmek isteyeceği mazinin elîm tecrübesiyle müsebbet idi. Hürriyet-i milliye düşmanlarına karşı senelerce hariçten idilen mücahedeye şimdi dâhilde devam itmek lâzım geliyordu. Şura-yı Ümmet bu vazife-i mukaddesenin de ifasını deruhte itti: İlân-ı meşrutiyetten biraz sonra dâhilde intişara başladı.”

Gazeteye, hürriyet davasını fedakârca müdafaa ettiği için, “31 Mart vaka-i faciası” sırasında matbaasına saldırılarak, “istibdat taraftarları” tarafından düşmanlık gösterilmiştir. Batı ülkelerinde, inkılâplardan önce çıkarılan gazeteler, inkılâplardan sonra da yayınlanmışlardır. “Düşündüm ki istibdadın yıkılması ile vazife hitam bulmuş olmuyor. Meşrutiyeti, hürriyeti tebcîl (yüceltme) ve tarsîn (sağlam duruma getirme) içün henüz pek nâfi hıdemât ibrazı mümkündür.” (Şura-yı Ümmet, 17 Teşrinievvel 1325/192).
Şu haliyle Şura-yı Ümmet, Paris, Mısır, İstanbul’da önceden çıkarken takip ettiği yayın politikasını, meşrutiyetten sonra da devam ettirecektir. Yalnız önceki dönemlerde, yasaklı olduğu için, gizlice ülkeye sokulurken artık açıktan, devleti de kontrolüne almış vaziyette mücadelesini sürdürecektir. Doğrudan parti ileri gelenlerinin yönetiminde bulunduğu gazete ve matbaası 31 Mart olayı sırasında hücuma uğramıştır. Matbaanın tahrip edildiği olayda gazete-cemiyet irtibatının derecesini ortaya döken bir durum da gelişir. Gazete idarehanesinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumisi evrakları bulunmaktadır. Cemiyetin en önemli organının yazışmaları, baskın sırasında sokaklara atılmıştır (Unat, 1985, 184). İşin ilginç yanı, İttihat karşıtı gözüken kalkışmada; cemiyet ve gazete ileri gelenlerinden bir kaybın verilmemiş olması, üstelik kalkışmanın önünde İttihat ve Terakki’nin özellikle Selânik’ten getirerek meşrutiyetin koruyucusu konumunda İstanbul’a yerleştirdiği Avcı taburlarının bulunmasıdır. Böylesine bir kalkışmadan haberdar ve hazırlıklı olan Hareket Ordusu, İttihat ve Terakki kadrolarının hâkim bulunduğu diğer askerî güçlerle birlikte İstanbul’u kontrol altına alır. William Hale, Hareket Ordusunun bünyesini şöyle anlatır: “Selânik’teki muvazzaf Türklerden ve Rum, Sırp ve Makedonyalı gönüllülerden oluşan parçalı bir kuvvetti (Saflarında bu kadar çok Hıristiyan’ın bulunması anlamlıydı)” (Hale, 1996, 45).
Hâlâ bazı karanlık noktaları bulunan 31 Mart olayından sonraki yeni dönemde Bahaeddin Şakir, Ali Kemal ile sert kalem kavgasına girer. Üslup, bazı İttihat ve Terakki şubelerini bile rahatsız eder. Bahaeddin Şakir’in belgelerine göre, partinin Edirne yönetim kurulu, Selânik’teki genel merkeze yazdıkları mektupta; Şura-yı Ümmet sayfalarındaki tecavüz ve karşı saldırıların havayı kirlettiğini düşünmektedir. Onun için, “hal böyle devam ederse pek az zaman sonra, esas kuvvet ve Cemiyetin ruhu olan itibar ve itimadı sarsmamak için heyetimizce Şura-yı Ümmet’in cemiyet naşir-i efkârı olmadığını resmen ilâna mecburiyet hasıl olacaktır” denilir (Aydoğan vd., 2004, 594).
“Cemiyetin naşir-i efkârı” olarak bir ara Şura-yı Ümmet gazetesi hükümet tarafından kapatılmıştır (Aydoğan vd., 2004, 593).

3.3. İttihad ve Terakki Gazetesi
“İttihad ve Terakki” adının altında “İttihad kuvvettir” sloganının yerleştiren doğrudan cemiyetin adını taşıyan ve cemiyet merkezinin çıkardığı bir gazetedir. Başlık altında, “Journal ‘Ittıhad ve Terekkı’ Organ edu Comite Ottoman Union et Progres” ibaresi bulunmaktadır.
Gazetenin ilk sayısı, 24 Temmuz 1324/6 Ağustos 1908/9 Recep 1326 tarihini taşımaktadır. Şu hale göre Meşrutiyetin ilanından on dört gün sonra, Selânik’te yayına başlamıştır. Müdir-i Mesulü, Mehmed Talat’tır. İdare yeri, “Selânik’te Hürriyet Meydanı civarında daire-i mahsusa”dır . Başlık sağ yanında abone şartları, sol tarafında ilan tarifesi verilir. Buna göre, Selânik’te aylık abone yapılmakta, Osmanlı memleketi için yıllık 140, altı aylık 80 kuruştur. Yabancı ülkeler için senelik 40, altı aylık 22 Franktır. İlanlarda ise, birinci sayfada satırı on, ikinci sayfada satırı beş, üçüncü sayfada üç kuruş, dördüncü sayfada satırı altmış paradır. “İskonto ve sair şerait içün ayrıca tarife mevcuttur” diyerek gazete müşterilerine pazarlık için açık kapı bırakmaktadır. Gazete ile ilgili her türlü konuda idare memurluğuna başvurulması istenilmiştir.
Okuyucu yazılarıyla ilgili konuda prensip peşin belirtilmiştir: “Cemiyetin makasıdına ve milletin menafiına hâdim her türlü âsâr kabul olunur. Neşrolunmayan âsâr iade edilmez.”
Sayısı on para olan gazetenin konumunu belirleyen çift çizgi arasına aldığı cümle şöyledir: “Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin vasıta-i neşr-i efkârı olup şimdilik haftada üç gün neşrolunur siyasî, içtimaî, edebî ve fennî Osmanlı gazetesidir.”
Gazete, “İtizâr” başlıklı yazısında, çıkış hazırlığından bahseder. Aslında günlük ve daha iyi baskılı yapmak üzere, bir hafta çaba sarf edilmiştir. Fakat dört sayfadan fazla hacim ile haftada üç gün çıkarmaktan başka çıkar yol bulamamıştır. Bunun için yakında kendi matbaasını kuracağını, kısa süre için okuyucularının kendilerini mazur görmelerini ister.

3.3.1. Yayın Politikası
Gazete, ilk sayısında imzasız, “Tayin-i Meslek” başlığı altında yayın esasları ile ilgili bilgi verir. Burada gazetenin parti yayın organı olarak konumu çok net ortaya konulmuştur: “İttihad ve Terakki gazetesi Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyetinin Selânik’te vasıta-i neşr-i efkârı olmak üzere teessüs ediyor. Cemiyet, bir cemiyet-i milliye olduğu için bu gazete de bir ceride-i milliye gibi telakki edilebilir. Gazetenin zübde-i mesleği namus ve istikamettir. Burada hakikat hiçbir şeye feda edilmez. ..Neşriyatımızda menafi-i vatan ve millete hâdim olmaktan başka bir saik bulunmayacaktır. Karilerimiz bu gazetenin sinesinde şuûn-ı muhtelife-i âlemin inikas ettiğini, memleketimize müteallik vekayıların bir nekâh-ı ciddi-i tenkıd ile tetkik olunduğunu görecekler ve her gün askerî, iktisadî, edebî, fennî, kanunî ve hikemî bir musahabe bulacaklardır. Otuz iki seneden beri matbuat-ı Osmaniye’yi esir eden istibdadın en büyük kuvveti olan sansürün vücuda getirdiği tahribatı tamir eylemek paslanan efkâr-ı umumiyeyi ihya etmek bütün gazetecilerin birinci vazifeleridir. Halen esaret-i atîka altında kalarak lisan-ı kizb ve riya istimal eylemek -her kime karşı ve her ne hakkında olursa olsun- cebren alınan hürriyetin suiistimalinden başka bir şey olmaz. Biz bu hürriyeti …istediğimiz için bu gazetenin daire-i ihtivasına girecek her söz vicdanımızın sedası olacaktır. Meclis-i umumiye…küşad edilince gazetemiz İttihad ve Terakki Fırkasına mensup azanın programına tabi olmak ve o programı harfiyen müdafaa edecektir ki bunun da neden ibaret olduğu ileride neşr ve ilan kılınacaktır.” (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/1).
“İhvan-ı Cemiyete” başlıklı yazı ise, İttihat ve Terakki mensuplarına, “Muhterem kardeşlerim” diye hitap eder. Parti, demirden muazzam kaledir: “Kala-i muazzam-ı âhenîn”. Başarı, ortak yüksek gayret sonucu kazanılmıştır. Onun için her üye, eşit miktarda başarıdan övünç payı sahibidir. Arada imtiyaz sahibi yoktur. Üyeler, kendilerini cemiyetin “şahs-ı manevisi” altında gizlemişler, hepsi cemiyeti meydana getirmişlerdir. Cemiyetin bir reisi, ikinci reisi yoktur. “Cemiyeti heyet idare eder. Reisi de azası da ondan ibarettir ve daima bu halde devam edecektir.” Bundan sonra da yegâne emeli, maksadının özü, memlekette; “Kanun-ı Esasinin” tatbiki, milletin ilerlemesi, şan ve şerefinin artırılması, bütün yönetimde adalet ve hakkaniyet, nizam ve emniyet içinde işlerin yürütülmesi, “memalik-i Osmaniye’de hürriyet, adalet ve müsavat”ı hâkim kılmaktır. Cemiyet herkesi, bu uğurda çalışmaya ve gayret harcamaya davet etmektedir (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/1).
Gazete, 1857 Paris Anlaşmasıyla, Avrupa Devleti sayılan Osmanlı Devleti’ndeki yeni yönetim değişikliğinin, Batılı devletler tarafından “hüsnü kabul” göreceğine inanmaktadır. “Çünkü âlem-i insaniyeti müstağrak-ı envar-ı medeniyet etmeğe sa’yi bulunan Avrupa’nın”, meşru bir yönetim altında yaşamak gayretini, “alkışlarla kabul edeceği tabii idi!” (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/1).
Kazanılmış bir darbe coşkunluğunu, sayfalarına yansıtmaya çalışan gazete, baş sayfadan itibaren “Dahili Telgraflar” kısmında, İstanbul, Osmaniye, İşkodra, Serendüz, Drama vb. diğer merkezlerden “İttihad ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumisine” gelen telgrafları yayınlar. İstanbul telgrafı, hükümetin kurulması ile ilgilidir. Kabineyi kurma görevi, eski sadrazam Kamil Paşa’ya verilmiştir. “Bahriye Nâzırı Rami Paşa, hazine-i bahriyeden yüz bin lira ihtilâsı sabit olduğundan bugün tevkife alınmıştır.” Serendüz telgrafı, İstanbul’dan gelen bir İtalyan vapurunun limana çok yavaş yaklaşmasını, yolcuların ayrı bir mavna ile indirip, yolcu almadan alelacele yola devam etme nedenini anlatır. Buna göre, “Selim Melhame-i melunu vapurda imiş. İstanbul’dan ailesiyle beraber rahip kıyafetine girerek firar etmekte”dir. Beyrut telgraf teatisi ayrı bir ilginçliğe sahiptir. Çünkü Kanun-ı Esasi’nin ilanı üzerine vali Mehmet Ali Bey, “şadumânî” düzenlememiştir. Durum parti genel merkezine bildirilir. Parti genel merkezi, Beyrut’a gönderdiği cevabi telgrafta, kutlama yapmayan, ıslahata teşebbüs etmeyenler için “Kanun-ı Esesi’ye ve Meşrutiyete muhalif hareket eden müstebid memurlar”ın “bekası caiz” değildir, onlara şiddetle muamele edilmesi, istibdatçılıkta inat edip direnenlerin memuriyetlerinin devamına “sed çekilmesi”, emniyet ve asayişin sağlanması ile birlikte tavsiye edilir. Tavsiye yerini bulmuştur ki, Beyrut’tan cevap bu defa şöyle gelir: “Beyrut 23 Temmuz. Beyrut’ta dahi hürriyet-i kâmile hükümferma olmağa başlamıştır. Kanun-ı Esasi kemal-i şevk ve meserretle alkışlanıyor. Ahalinin olanca heyecanına rağmen emniyet ve asayiş berkemâldir.” (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/1).
İlk sayıda, yayın politikası itibariyle sansüre şiddetle karşı olduğunu belirten ifadeler bulunmaktadır. Gazete, “Red ve Tekzip” başlıklı yazısında, cemiyetin Selânik’te muhabirlere sansür uygulamakta olduğuna dair çıkartılan söylentilerin tamamıyla asılsız olduğunu vurgulayarak; “Hürriyet uğruna ve sansür aleyhine feda-yı canı göze alanların sansörlük” edeceklerini söyleyenlere lanet eder (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/2). Yalnız bir sayfa sonra, “Gazetelerden Bir Rica” başlığı altında özellikle Selânik’te çıkmakta olan Asır gazetesinin adını vererek, bazı kimselerin, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi diye tanıtılmasına karşı çıkar. Çünkü bu durum cemiyet nizamnamesine aykırıdır. Eğer bir kimseyi açıklamak gerekiyorsa, bu hak sadece cemiyete aittir. Onun için gazetelerin bundan sonra “hiçbir kimseyi bu sıfat altında zikretmemeleri bilhassa rica olunur.” İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/3).
Bütün yazıların imzasız olduğu gazetede, başbakandan beklenen şöyle ortaya konur: “Devr-i dilâra-yı hürriyetten bilistifade ıslah-ı ahval-ı dâhiliyemizi temin edebilecek kudret-i dâhiyane”yi göstermek.
İlk sayının ilk uzun röportajı bir Bulgar komitacısı ile yapılır. Üçüncü sayfadan başlayarak dördüncü sayfanın üç sütununu kaplayan röportajda konuşulan, “Deli Radof Efendi”dir. Sandorski Çetesi ile birlikte dağa çıkan, daha önce Bulgarca gazete çıkaran çete reisi, Meşrutiyet’in ilanı ile Selânik’e geldiğini, burada İttihat ve Terakki ileri gelenleri ile irtibat kurmaya çalıştığını, bundan sonra da Selânik’te Bulgarca bir gazete çıkaracağını anlatmaktadır. Adı verilmeyen İttihat ve Terakki gazetesi temsilcisinin, sorduğu bir soru durumu açığa çıkarmaktadır: “Türklerle anasır-ı Hıristiyaniye arasında şu gördüğünüz ittihadın devam edeceğinden emin misiniz? R-Bu bapta kati bir şey söyleyemem. Bu ittihadı izale etmeğe çalışacak müessirata maruz olacağız. Yunanistan, Sırbistan hükümetleri ile Bulgaristan’ın harici politikaları buradaki Rumları, Sırpları, Bulgarları papazlar ve hocalar vasıtasıyla iğfal ederek harekât-ı sabıkayı tecdîd eylemek olacaktır.” “M- Anasır-ı Hıristiyaniyenin ittihadı ber-devam olacak mı? R-Hürriyet-i Ziraiye, ticariye, siyasiye, mezhebiye, tedrisiye, mevcut olunca bir husus bir sebeb-i iktisadiye burada sakin bulunan akvamı vifak ve ittihad halinde yaşamağa mecbur edince kardaşlığı ihlâl etmek içün bir sebep mevcut olamaz.” (İttihad ve Terakki, 6 Ağustos 1908, 1/3-4).
Gazete, hükümete silahını teslim eden Boyacı Dimitri ile ilgili haberi, cemiyet kaynaklı olarak şöyle verir: “Hükümete teslim-i silah eden rüesâdan olub iki gündür misafireten burada bulunan.. Boyacı Dimitri’nin Cuma treniyle Selânik’e gelecekleri maruzdur. İstromca Merkezi” (İttihad ve Terakki, 9 Ağustos 1908, 2/2).
Gazete, ikinci sayısının baş sayfasında, “İttihad ve Terakki Cemiyeti Dâhili Merkez-i Umumisi” imzasıyla, “Umuma İhtar” başlıklı bir yazı yayınlar. Buna göre İttihat ve Terakki, üç şeyden sorumludur: Birincisi Kanun-ı Esasi’nin her türlü tahrif, istismardan uzak uygulanması; ikincisi hükümetin “Osmanlı milletinin hukukunu” cins, mezhep ayırmadan adalet ve eşitlik içinde uygulayacak görev düşkünü, namuslu memurlardan oluşması; üçüncüsü ise milletin ilerleme yolunda medeni milletlerden geri kalmamasıdır. Parti bu arada hükümetle ilgili işlerde iş sahiplerinin parti merkezine müracaat etmemesi gerektiğini vurgular. Aynı yerde “Mühim” başlığı altındaki şu açıklama önemlidir: “İttihat ve Terakki Cemiyetinin siyasi programı yakında neşredilecektir. Cemaat-ı muhtelifeden merkez-i umumiye vürud eden programların fürudan sarf-ı nazar esasında katiyen bir ihtilâf mevcut olmadığını kemal-i mesruriyetle gördük. Programlarda mevcut bu itilâf istikbal içün cemiyetimizin muvaffakiyetine kavi bir ümit bahş ediyor” (İttihad ve Terakki, 9 Ağustos 1908, 2/1).
Gazete-parti bütünleşmesinin bir açık örneği de baş sayfada verilen “Erbab-ı Hamiyete” başlıklı partiye yardım toplama duyurusudur. Buna göre artık partiye yardım etmek isteyenler, doğrudan gazeteye gelerek, orada bulunan görevliye makbuz karşılığında yardımda bulunabileceklerdir: “Şimdiye kadar kendisine nakden ita-yı iânât eyleyen bilcümle erbab-ı hamiyete beyan-ı teşekkürât eyler ve bundan sonra iane ita etmek arzu edenlerin şuraya buraya müracaatlarına hacet olmayub doğrudan doğruya Hürriyet Meydanı civarında Siroz Hoteli ittisalindeki gazetemizin idarehanesine gelerek memur-ı mahsusu olan Midhat Bey’e müracaat ve ianelerini mumaileyhe ita etmelerini ve mukabilinde cemiyetin matbu ve mühürlü iane biletlerini almalarını ve hariçten ita edecek olanların mahalleri heyet-i merkeziyelerine bilet mukabili ita etmelerini veya gazetemiz idaresine göndermelerini rica ederiz” (İttihad ve Terakki, 9 Ağustos 1908, 2/1).
Gazete, açık siyasi haberleşmenin zemini durumundadır. Partinin padişaha kulluk ve bağlılık bildiren uzun telgrafı ile cevabını, parti şubelerinin Selânik’teki Dâhili Genel Merkezi ile telgraflarını da yayınlar. Cemiyetin, görevden ayrılan Sadrazam Sait Paşa ve bakanlarına yazdığı telgraf siyasi dil açısından bir hayli ağırdır: “Paşalar: Kavlimiz öyle mi idi ya? Bir taraftan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti namına çektiğiniz müteaddit telgrafnamelerle cemiyet hakkındaki hüsnüniyetinizden bahsederken, diğer taraftan temkin-i selamet-i vatan uğruna kanının son damlasını dökmeğe amade bulunan cemiyetin şahs-ı manevisini Avrupa nazarında lekelemek içün tedâbir-i iblisaneye müracaat mı buyurdunuz?” (İttihad ve Terakki, 9 Ağustos 1908, 2/2).
İttihad ve Terakki, son sayısında, “Milletin İttihat ve Terakki cemiyetine İanesi” başlığı altında toplanan yardımları yer, şahıs adlarını ve yardım miktarlarını açıklayarak ilân eder (7 Zilhicce 1326/18 Kanunuevvel 1324/31 Kanunuevvel 1908, 84/1). Ayrıca son sayı ile Selânikli okuyucularına baş sayfadan veda eder: “İttihad ve Terakki gazetesi birkaç güne kadar İstanbul’a nakledeceğinden bugünden itibaren Selânik’te tatil-i neşriyat idiyoruz. Evvelce de yazdığımız veçhile abonelerimize İstanbul’dan ‘Şura-yı Ümmet’ gazetesi gönderilmek üzeredir. ‘İttihat ve Terakki’ gazetesi mehd-i intişarı (yayın beşiği) olan Selânik’ten müfarekat (ayrılık) ideceğine mütessif bulunmağla beraber birçok hissiyat ve hatırat-ı lâtife ile merbut olduğu bu şehir hakkında bu hiss-i meveddet (muhabbet, sevgi) ve hürmetperverde idecektir. Selânik ahali-i muhteremesinden bir gûne (tarz) kadar gördüğümüz teveccühâta mukabil uhdemize terettüb iden deyn-i şükrânı ifa ve bütün” okuyucularına teşekkürler eder. Gazete ayrıca son sayıda, İttihat ve Terakki umum merkezi ile yeni açılan Osmanlı Meclis-i Mebusanı Reisi Ahmet Rıza arasındaki telgraflaşmalara yer verir. Meclis başkanından cemiyete gelen telgrafın bütün cemiyet şubelerine gönderileceğini belirtir (İttihad ve Terakki, 7 Zilhicce 1326/18 Kanunuevvel 1324/31 Kanunuevvel 1908, 84/1).
Gazetenin okuyucularına açıktan bildirdiği üzere kendi abonelerine, artık İstanbul’dan parti gazetesi olan Şura-yı Ümmet’i gönderecektir. Yani İttihat ve Terakki’yi her ne kadar Selânik’te İttihad ve Terakki gazetesi temsil etmişse de İstanbul’da çıkmayacak ve cemiyeti, Şura-yı Ümmet temsil edecektir.

3.4. Silah Gazetesi
İttihatçı basının ünlülerinden olan Silah gazetesinin çıkarıldığı yer Selânik’tir. Bütün söylemleri, sembolleri ile İttihat ve Terakki’yi hatırlatan gazetenin İttihat ve Terakki gazetesinden farkı, parti merkezi tarafından değil, bir üniformalı subay tarafından çıkarılmış olmasıdır. Sahibi ve müdürü; “Mülazım Tahsin”dir. Başyazıları da yazan Mülazım Hasan Tahsin, sonradan “Silahçı Tahsin” adıyla ünlenmiştir . Yalnız 10 Eylül 1325 tarihli 5. sayısından itibaren künyede değişiklik yapılmıştır. Buna göre, sahip ve müdürü; Mehmed İzzeddin, başyazarı; “Nâ-kâm”dır. “Amacına ulaşmamış, mutsuz, bahtsız, nasipsiz” anlamlarında kullandığı bu müstearı 21. sayıya kadar değiştirmemiştir.
İlk sayısı, “Cuma, 10 Temmuz 325”/ 1909 tarihini taşımaktadır. Çıkarılış günü, II. Meşrutiyet’in ilânının yıldönümüdür. Onuncu nüshaya kadar fiyatı 40 para, ondan sonra 20 paradır. Abone olarak seneliği, otuz kuruştur. “Silah” başlığı altındaki slogan çok açık ve anlamlıdır: “Mesleği ittihad, hedefi terakkidir”. Başlangıçta on beş günde bir çıkarken, 1 Teşrinisani 1325 tarihli 9. nüshasından itibaren de haftalık yayınlanmaya başlar.
Dergi formatında, 16 sayfa çıkan Silah’ın ilk sayı kapağı da o sloganik tutumuna tipik örnektir. Kapak, çapraz kırmızı-beyaz zeminlidir. Bu zemin ortasında yıldızı içine almış bir hilal bulunmaktadır. Yıldız içinde “Silah”; hilal içinde “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salah” yazısı bulunmaktadır. Ay-yıldız’ın kırmızı zemin içindeki kısmı beyaz, beyaz zemin içinde kalan kısmı kırmızıya boyanmıştır.
“İdarehanesi: Selanik’te Örtülü Çarşu’da ‘Asır’ Matbaası”dır. Birinci sayının son sayfasındaki bu adresin yanında, Latin Alfabesiyle “Tahssın: ‘Sılah’ Salonique” künyesi yazılmıştır.

3.3.1. Yayın Politikası
Tamama yakını askeriye ve ordu ile ilgili yazılara tahsis edilen Silah’ın, ilk sayfasında sadece Tevfik Fikret’in, “Kılıç” adlı şiiri yer alır. Çekiç altında şekil verilen çelik parçası olarak kılıçtan beklenti büyüktür. Çünkü; “Koca bir kavmin olur hâris-i (bekçi) istiklâli/Koca bir memleketin arzı, hayatı, malı ona vâbeste (bağlı) kalır”. Kılıç aynı zamanda, haddi aşanları yenecek, şanlı silahtır (Silah, 10 Temmuz 1325, 1/1).
Hasan Tahsin’in, “Tahsin” imzalı ilk yazısı, onun coşkun, fikrî derinlikten yoksun, slogan düzeyinde kalan düşünce yapısını yansıtır mahiyettedir. Bayramla-yas, şölenle-meydan savaşı arasında gidip gelen söylemi sebepsiz değildir. Meşrutiyet’in ilanı ve onun birinci yılını doldurması bayramdır. Fakat Bosna-Hersek’in, Girid’in elden çıkması, yeni cidallerin başlatılmasını, Osmanlılığın şahlanmasını gerekli kılmaktadır. “Ordudan, Millete” başlığını taşıyan ve “Selâm!” diye başlayan yazı şöyledir:
“Bugün vatanda bayram var. Hürriyet bir yaşına girdi.Davullar çalsın.. Zurnalar ötsün.. Osmanlı bayrağı al ve beyaz sinesini açsın, onun ilk arma-i şevketi budur. Millet, vatan şarkısını okuyor. Altı yüz yiğirmi altı senenin ilk bayramı bu gündür. Buna Osmanlıların büyük hürriyet bayramı deniyor. Gülünüz, oynayınız cennetten tebrikler, tahsinler, neşeler, şetaretler geliyor. Denizden güneşler yükseliyor. Semada handelerden (gülüş) çiçekler, çiçeklerden hilâller, sitareler (yıldız) meşhûd (görülen).. Ne bir zerre-i zulmet, ne bir saniye-i teellüm (elem çekme) var. Mabed-i Mina-yı şiiriyet ilk ve ebedî saat-ı kâmuran baharını çaldı. Osmanlı bayramı var. Kucaklaşınız, ey Osmanlılar öpüşünüz ey zavallı kalbler.. Geçirdiğiniz otuz iki senelik leyle-i deycur-ı (karanlık gece) istibdâdın zulm-i zulmeti (karanlık eziyeti) işte bu gün bir sabah nur doğurdu. Artık ebediyen dünya aydınlıktır nurdan, sürûrdan (sevinç), şiirden bir hayat yaşayalım. Beyaz Osmanlılar, lekesiz, beyaz vatan, al ve beyaz bayrağıyla bayram yapıyor. Bugün vatanda güneş var. Nurdan çelenkler, ziyadan ekliller (çelenk?), pırlantadan taçlarla, meleklerle, çiçeklerle hastanelere, ecdadımızın büyük mezarlarına, şüheda-yı hürriyet makberlerine gidiniz. Başlarınızı eğiniz. Gözyaşlarınız onlara dua olsun. Ervah-ı Osmaniyân dünyalar gülerken mezarlarında ağlamasın. Bizi de onları da Bosna Hersek, Bulgaristan bu iki yare sızlatmıştır. Biz de, onlar da sonuncu ve üçüncü bir zehirli oka göğsümüzü açtık: Girit… Millet bu yareye artık tahammül edemeyecektir. Kuşları susturunuz. Çiçekler solsun. Sihirler sönsün, yıldızlar dökülsün. Artık kâinat parça parça olacaktır. Göklerden cehennemler, bereketler yağacak, çünkü Girit içün Osmanlılar harp edecektir. Hayır kâinat mahâsin (güzellikler) yine gülsün.. Osmanlılar gavgayı baharlarla, meleklerle, bayramlarla yaparlar. Vatanı öperek ecdadımıza peyâm-ı neşât gönderiniz, bugünkü bayramdan işveler meserretler, şevklarla söyleyiniz. Kavgaya başlayacak Osmanlıların ilk dane-i harbi, bayram topudur. Onlar da gülsün. Millet yaşarken vatan ölmez. Hem Osmanlı namusuna ma’kes, hayatına kan, milletine kefen olan sancağımıza yemin iderim ki bu üç yara da milleti öldüremez. Çünkü Osmanlılarda her yaralanan ölmez, alimallah Girit içün dünyayı aydınlatan Osmanlı güneşi parçalanır, Osmanlıların çelikten, demirden pençeleriyle dünyaya yağdırılırsa o vakit güneşten yıldırımları, bayramdan tufanları, çiçeklerden dinamitleri, müsâlemetten (Uyuşmak; fikirler ayrıldığı sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek) cenkleri, cidalleri beşeriyet görecektir. Ve bir zulmet-i ebediye içinde Garb gurûb idecektir. Damla damla kanayan ve gülen ordunun kalbi milletine bu selâm-ı zaferi, bu peyâm-ı tehniyeti (kutlama haberi) hediye idiyor. Öpüşünüz ey millet, bugün Osmanlılar ilk hilâl-i muzafferiyetini gördü. Kevkeb-i (yıldız) muvaffakıyeti Girit olsun. Millet, vatan, ve onlara kurban ordu yaşa… 10 Temmuz 325. Tahsin.” (Silah, I/2-3).
Silah’ın “Nefer Kardaşlara” başlıklı yazısı Hasan Tahsin’in asker gazeteciliği, yönlendirme tarzı hakkında fikir veren bir yazıdır:
“Siz zabitlerinizin kardeşi, milletin yavrusu, vatanın ciğerparesi oldunuz, sizi giydirmek, sizi yedirmek, sizi köylerinize döndüğünüz zaman rahat ettirecek bir surette yetiştirmek artık zabitlerinizin vazife-i hamiyetleridir. Görmediniz mi İstanbul’daki asilerin üstüne giderken zabitleriniz sizinle beraber nefer kıyafetinde mavzerini kucaklayarak ölüme koşmuştu.”
“Neferler, size Allah muîn, Peygamber şefaatçi, Halife duacıdır. Siz bir eyi asker olmak içün çalışınız. Zabitlerinizi dinleyiniz.. Artık müstebitlere aldanmayacağız. Çünkü arlan yavruları köpek yalağına su taşımaz. Arkadaşlar çünkü ordunun terakkisi zabitanının iktidar-ı askerîsi ile mütenasibdir.” “Hüseyin Onbaşı” imzasını taşıyan bu yazının, üslup, kullanılan kelimeler itibariyle Silahçı Tahsin’e ait olduğu neredeyse açıktır. Askere sıkı sıkıya subaylarınıza itaat edin mesajını veren yazının ortasında, “Osmanlı Ordusu Muallimi fon der Golç Paşa” alt yazısı ile Alman generalin gençlik fotoğrafı konmuştur (Silah, I/ 3-4).
Silah, 5-6. sayfalarında ordunun diğer kesimlerini unutmaz. “Küçük Zabit ve Onbaşılara” başlıklı yazı, “Mülazım Said” imzasını taşımaktadır.
Silah, 12 ve 13. sayfalarını “Havadis-i Askeriye”ye ayırır. İdam cezaları konusundaki haberi şöyledir: “Hürriyet aleyhinde isyan iden hainlerden Kabasakal Çerkes Mehmet Paşa, Erzurum Kumandanı Yusuf Paşa, Miralay Mehmet ve İsmail Beyler, Mülazım Hasan Efendi, Bahriye Yüzbaşılarından Niyazi Efendi ve altı nefer mevaki-i muhtelifede salben idam olunmuşlardır.” Ordudaki disiplinin nasıl olduğunu bu haberin devamı ortaya koymaktadır: “Edirne’de zabitanına itaat etmeyen yedi çavuş idam, bir yüzbaşı, bir Tabur İmamı tard ve müebbed küreğe mahkûm olmuşlardır.” (Silah, I/ 12).
Şu hal, ordunun günlük politikayla içli dışlı hale getirilmesinin hemen Balkan Harpleri öncesinde emir-kumanda zincirini ne hale getirdiğini gösteren, ama ibret alınamayan bir durumdur. Silah’ın birçok yazıda birden subaylara itaat konusunu işlemesi, bu haberle birlikte anlam kazanmaktadır.
“Golç Paşa” başlıklı haber de dikkat çekicidir. Uzun süre orduda subay yetiştirdikten sonra ülkesine dönen bu yaşlı asker, 1909’da tekrar Türkiye’dedir: “Fon der Golç Paşa İstanbul’a vürudunu müteakib maiyetinde Mahmud Muhtar Paşa bulunduğu halde Taksim’e azîmetle Sekizinci Alayın birinci ve ikinci ve üçüncü taburlarını ziyaret ve bazı sualler irad itmiş, aldığı cevaplardan pek ziyade memnun olduğu cihetle suret-i mahsusada takdirâtda bulunmuştur.” (Silah, I/ 12).
Aynı yazının devamında Yunan ordusu ile ilgili bilgi verilir: “Seferber Yunan Ordusunun 2.088 zabit, 104.592 küçük zabit ve efradı vardır. Depo kuvvetiyle beraber 129.067 neferdir. 246 topu vardır. Geçende gelen 3 bataryadan başkası bizim tanıdığımız ateşi yapar. Fakat levazımatı, teçhizatı, koşum hayvanâtı, arabası ve bütün müstahzırât-ı seferiyesi noksan olduğundan harbe yalınız 80/85 bin mevcutlu bir ordu sevk edebilir. Çünkü parasızdır. Kuvve-i maneviyesi, terbiye-i askeriyesi hastadır.” (Silah, I/ 13).
Haberlerden birisi de subayların rütbelerinin indirilmesi ile ilgilidir. “Tasfiye-i Rütbe” ara başlıklı haberde rütbe indiriminin bütün kuvvetiyle devam ettiği bildirilmektedir. Örnek Mahmut Şevket Paşa üstünden verilmiştir: “Tasfiye-i rütbe bütün kuvvetiyle asâr-ı faaliyesini göstermektedir. Hamiyetli kumandan Mahmut Şevket Paşa Birinci Feriklik rütbesini terkle kanunun bahşettiği Ferik rütbesine mevkiini tenzil etmiştir. Hamiyetli ümera ve zabitanın dahi bu eser-i müsavâta ittiba’ ettiklerini mevsukan Silah istihbâr etmiştir. Genç Osmanlı Ordusunun hamiyet-i askeriyesini cihan-ı askeriyet selamlar.” (Silah, I/ 13).
Silah, zaman zaman kampanyalar da düzenler. 13. sayısının kapağı: “Girit de Bayram İster” başlığını taşımaktadır. Diğer sayıları 20 para iken kampanya sayısı 40 para yapılmış, “yalnız bu nüsha 40 paradır” kaydı baş sayfaya düşülmüştür. Gazete “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyet-i muhteremesinin birinci kulübü himayesinde bayram şerefine nısf ücreti iane-i milliye-i bahriye menfaatine olmak üzere bu nüshayı neşrediyor.” (11 Kanunuevvel 1325/13).
Silah, defalarca kapanıp farklı adlarla tekrar çıkar. Fakat ilk sahibinin öldürülmesi temelli kapanmasını sağlar.
İttihat ve Terakki Partisinin parasıyla kurulan son gazete, Velid Ebüzziya’nın belirttiğine göre Akşam gazetesidir. Birinci Dünya Harbi’nin son yılında, Haziran 1918’de siyasi sansürün kaldırılmasından sonra 1922’deki Akşam’ın sahipleri, “yalnız biri müstesna olmak üzere hep birden İttihat ve Terakki merkez-i umumisinde İttihat ve Terakki parasıyla Akşam matbaasının tesisi için el ve etek öpmekte idiler.” Kendisi de beş ay öncesine kadar İttihatçı olan yazara göre, Akşam’a yapılan masrafın sebebi, “İttihat ve Terakki’yi müdafaaya hazırlanmaktır”. Fakat İttihatçıların yıkılmasıyla ilk önce onlar saldırıya geçerler (Arif Cemil, 1992, 179).

SONUÇ
İttihat ve Terakki Cemiyeti, tarihimizde farklı bir örgütlenme mantığıyla cemiyet, parti, kulüp, okul, basın, ekonomi hatta askeri alanda aynı anda teşkilatlanan bir kuruluştur. Onun için değişik alanlardaki oluşumlar, birbirleri ile fikri, organik bağ içinde olmuşlardır. Basın alanında kendisine görev verilenler, düşüncede istiklâle sahip değillerdir. Çünkü cemiyetin sesi, sözcüsü, savunucusu olmak zorundadırlar. Aynı zamanda cemiyet tabanını genişletmek, görüşlerini yaymak görevleri bulunmaktadır. Basın kullanımı mantığı açısından, gizli örgütlenme dönemi ile meşrutiyet sonrasının fazla bir farkı yoktur.
Meşrutiyet öncesindeki İttihatçı basın, sonrasının öncüsü, hazırlayıcısı durumundadır. İhtilalci, darbeci özellikleri öne çıkan, keskin bir muhalefet basını durumundadır. Bu yayın organları, ülke içine yabancı temsilcilikler, posta örgütleri aracılığı ile sokularak dağıtılabilmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra yurt dışındaki İttihatçı yayın kapanmış, bazıları ülke içinde aynı adlarla serbestçe çıkarılmaya devam etmişlerdir. Yayıncıları, yurda dönünce beraberlerinde yayın organlarını da getirmişlerdir.
Meşrutiyet sonrasında çıkartılan gazeteler, öncekilerden daha etkin olmuşlardır. Tanin, İttihad ve Terakki gazeteleri bunlardandır. Cemiyet, doğrudan parti bülteni denebilecek gazeteler çıkarmıştır. Bu mahiyeti ile basın açık haberleşme aracı olarak kullanılmıştır. Selânik, İstanbul gibi merkezlerdeki gazetelerin benzerleri, yerel bazda çıkartılarak, cemiyetin taşra örgütlenmesine paralel basın çalışmaları yapılmıştır. Bu durumun karşı parti ve görüşlerdeki yayın faaliyetlerini tahrik ettiği açıktır. Onun için meşrutiyet dönemi İttihatçı basın yanında her grup, cemaat ve görüş yayın faaliyetine katılmış, yerel basının gelişmesi teşvik edilmiştir.
İttihatçı basın, muhalefet dönemlerinde savunduğu hak, özgürlük, kardeşlik, adalet ve sistem düşüncelerinde tutarlılığı; İttihat ve terakki iktidarı devrinde sürdürememiştir. Bu durum, suikastların basın üstüne sıçramasına sebep olmuştur. Sansürden şikayet edilirken gazeteci öldürmelerinin yaygınlaşması basın faciaları olarak tarihe geçmiştir. Cemiyet fedaisi olarak yetiştirilen silahlı kimseler, düşünceye, eleştiriye karşı kurşun kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu tavır, demokrasiye evirilen meşrutiyetçi bir anlayışı değil, tek tipçi bir yapıyı geliştirmiştir. Bu yönüyle özellikle 1913 sonrası meşrutiyet yönetimi; sonraki tek parti uygulamalarına prototip oluşturmuştur.
İttihatçı basın, İttihat ve Terakki’nin kapanması, ileri gelenlerinin yurt dışına çıkması ile bir süre susmuş, ardından genelde Kuva-yı Milliye taraftarı olarak kimisi İstanbul’da kimisi Anadolu’ya geçerek yeniden saf tutmuştur. O kadar ki, ağırlıklı olarak İttihat ve Terakki irtibatlı kimseler, Millî Mücadele’nin kadrolarını oluşturup, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini şekillendirmişlerdir. “İttihat ve Terakki ile CHP arasındaki yakın ideolojik, sosyolojik bağlar hatta kadro bağları bu tarih birlikteliğinin önemli şahitlerinden” kabul edilmektedir (Akşin, 1998, 440). 1922’de, 1926’da öne çıkan ayrışmalar, daha çok günlük siyasetle irtibatlandırılmalıdır.
İttihat ve Terakki vasıtası ile basında yer alan birçok kalemin 1922’lerdeki tutumu, İttihatçı basının nereden nereye geldiği hakkında fikir verecek durumdadır. Aslında çekişme ve gelinen noktayı, 14 Mayıs 1922- 13 Temmuz 1922 arasında Tevhid-i Efkâr gazetesinin yayınladığı “İttihat ve Terakki Rüesâsının Diyâr-ı Gurbet Maceraları” adlı tefrika ortaya serer. Millî Mücadele’yi destekleyen gazete olarak Tevhid-i Efkâr ve başyazarı Velid Ebüzziya bu yüzden İttihatçılık, “zamanın Volkanı” olmakla suçlanır. Suçlayan ise İttihat ve Terakki’nin yazarlarından, İttihatçı lider Cemal Paşa’nın özel kalemi olan Falih Rıfkı’dır. Aslında ikisi de önceleri İttihatçı yazarlardandır (Arif Cemil, 1992, 151-181). Ama 1922’deki mücadele, cumhuriyet öncesi İttihat ve Terakki üstünden yeni bir ayrışmanın ve tasfiye çabasının belirtisi durumundadır.
Sonuç itibariyle İttihatçı basın, İttihatçı zihniyetle birlikte geriye; zengin bir doküman ve etkisi devam eden bir miras bırakmıştır. Bu mirasın; bugünkü sosyal, kültürel, siyasi sorunların temeline iz sürmek isteyenlerce farklı açılardan incelenmesi gerekmektedir.

KAYNAKÇA
Ahmet İzzet Paşa, 1992, Feryadım I, Nehir Yayınları, İstanbul.
Ahmet Şerif, 1999, Anadolu’da Tanîn, Hazırlayan: Mehmed Çetin Börekçi, c. I, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara.
Ahmet Şerif, 1999, Arnavudluk’da, Sûriye’de, Trablusgarb’de Tanîn, Hazırlayan: Mehmed Çetin Börekçi, c. II, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara.
AKŞİN Sina, 1998, Jön Türkler ve İttihat Terakki, İmge Kitabevi, Ankara.
ARABACI Caner-AYHAN Bünyamin-DEMİRSOY Adem-AYDIN Hakan, 2009, Konya Basın Tarihi, Tablet Yayınları, Konya.
Arif Cemil (DENKER), 1992, İttihatçı Şeflerin Gurbet Maceraları, Hazırlayan: Yücel Demirel, Arma Yayınları, İstanbul.
ARSLAN Ali, 2005, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Rum Basını, Truva Yayınları, İstanbul.
ATAY Falih Rıfkı, 1963, Batış Yılları, Dünya Yayınları, İstanbul.
AYDIN Hakan, 2008, İttihat ve Terakki Mekteplerinin Yapısal Özellikleri Üzerine Bir İnceleme, S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü yayınlanmamış Doktora Tezi, Konya.
AYDOĞAN Erdal, EYYÜPOĞLU İsmail, 2004, Bahaeddin Şakir Bey’in Bıraktığı Vesikalara Göre İttihat ve Terakki, Alternatif Yayınları, Ankara.
BAYAR Celâl, 1997, Ben de Yazdım Millî Mücadele’ye Gidiş, Sabah yayını, c.1-8, İstanbul.
BİRİNCİ Ali, 2001 a, Tarih Yolunda Yakın Mâzinin Siyasî ve Fikrî Ahvâli, Dergâh Yayınları, İstanbul.
BİRİNCİ Ali, 2001 b, Tarih Uğrunda Matbuat Âleminde Birkaç Adım, Dergâh Yayınları, İstanbul.
DUMAN Hasan, 2000, Başlangıcından Harf Devrimine Kadar Osmanlı-Türk Süreli Yayınlar ve Gazeteler Bibliyografyası ve Toplu Katalogu, 1828-1928, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı yayını, C. III, Ankara.
ERER Tekin,1965, Basında Kavgalar, Rek-Tur Kitap Servisi, İstanbul.
Eşref Edip (FERGAN), 1962–1381, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Sebîlürreşad Neşriyatı, C.I, İstanbul.
GALİTEKİN Ahmed Nezih, 1997, Mizancı Mehmed Murad Bey ve Hürriyet Vadisinde Bir Pençe-i İstibdad’a Dair, Hürriyet Vadisinde Bir Pençe-i İstibdad (Harbiye Nezaretinde Tevkifim İle Garip Sonuçları) Milletvekillerine Değersiz Armağanımdır, Nehir Yayınları, İstanbul, s. 7-12.
GÖÇMEN Muammer, 1995, İsviçre’de Jön Türk Basını ve Türk Siyasal Hayatına etkileri (1889-1902), Kitabevi, İstanbul.
HALE William, 1996, 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Türkçesi: Ahmet Fethi, Hil Yayın, İstanbul.
HERZL Theodor, 1995, Siyonizmin Kurucusu Theodor Herzl’in Hâtıraları ve Sultan Abdülhamit, Neşre Hazırlayan: Ergun Göze, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.
İbrahim Temo, 2000, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Kurucusu ve 1/1 no’lu Üyesi İbrahim Temo’nun İttihad ve Terakki Anıları, Arba Yayınları, İstanbul.
İNUĞUR M. Nuri, 1993, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul.
İSKİT Server R., 1939, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Maarif Vekâleti yayını, İstanbul.
Kâzım Karabekir, 1995, İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909, Emre Yayınları, İstanbul.
Kemal Tahir, 2005, Kurt Kanunu, İthaki Yayınları, İstanbul.
KORLAELÇİ Murtaza, 2002, Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, Hece Yayınları, Ankara.
KURAN Ahmet Bedevi, 1945, İnkılâp Tarihimiz ve “Jön Türkler”, Tan Matbaası, İstanbul.
Mizancı Mehmed Murad, 1997, Hürriyet Vadisinde Bir Pençe-i İstibdad (Harbiye Nezaretinde Tevkifim İle Garip Sonuçları) Milletvekillerine Değersiz Armağanımdır, Hazırlayan: Ahmed Nezih Galitekin, Nehir Yayınları, İstanbul.
OKAY Orhan, 1998, Mehmed Âkif Bir karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yayınları, Ankara.
Prens Sabahattin, 2007, Gönüllü Sürgünden Zorunlu Sürgüne Bütün Eserleri, Haz. Mehmet Ö. Alkan, YKY, İstanbul.
RAMSOUR Ernest Edmondson, 2001, Genç Türkler ve İttihat-Terakki “1908 İhtilâlinin Hazırlık Dönemi”, Tercüme: Hacasan Yüncü, Kayıhan Yayınları, İstanbul.
Rıza Nur, 1995, Cemiyet-i Hafiye (Gizli Örgüt), Hazırlayan: Ahmet Nezih Galitekin, İşaret Yayınları, İstanbul.
SERTEL Zekeriya, 2000, Hatırladıklarım, Remzi Katabevi, İstanbul.
SERTEL Zekeriya, 2000, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, İstanbul.
SORGUN Taylan, 2007, İttihat ve Terakkî (Devlet Kavgası) İttihat ve Terakki İçinde Yaşayanların Anlattıkları, Bilinmeyenler, Kum Saati Yayınları, İstanbul.
ŞENTÜRK Atillâ, 1991, Tahirü’l-Mevlevî Hayatı ve Eserleri, Nehir Yayınları, İstanbul.
TOKGÖZ Ahmet İhsan, 1993, Matbuat Hatıralarım, Yayına Hazırlayan: Alpay Kabacalı), İletişim Yayınları, İstanbul.
TOPUZ Hıfzı, 2007, Özgürlüğe Kurşun, Remzi Kitabevi, İstanbul.
TÜTENGİL Orhan Cavit, 1985, “Yeni Osmanlılar”dan Bu Yana İngiltere’te Türk Gazeteciliği (1867-1967), Belge Yayınları, İstanbul.
UNAT Faik Reşit (Yayına Hazırlayan), 1985, İkinci Meşrutiyet’in İlânı ve Otuzbir Mart Hadisesi II. Abdülhamid’in son Mabeyn Başkâtibi Ali Cevat Bey’in Fezleke’si, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara.
Volkan Gazetesi 11 Aralık 1908-20 Nisan 1909 Tam ve Aynen Metin Neşri, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul, 1992.
Yahya Kemal (BEYATLI), 1976, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, Yahya Kemal Enstitüsü/İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.
YALÇIN Hüseyin Cahit, 1976, Siyasal Anılar, Baskıya Hazırlayan: Rauf Mutluay, Türkiye İş Bankası yayını, İstanbul.
YALÇIN Hüseyin Cahit, 1999, Edebiyat Anıları, Yayına Hazırlayan: Rauf Mutluay, Türkiye İş Bankası yayını, İstanbul.
YALÇIN Hüseyin Cahit, 2002, Tanıdıklarım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
ADLI Ayşe, 2007, Bu da İttihat ve Terakki fişlemesi, Aksiyon, S. 646, 23.04.2007, http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-18350-34-bu-da-ittihat-ve-terakki-fislemesi.html, erişim: 01.6.2010.
AKSOY Yaşar, 2010, Hasan Tahsin’in Anlamı, http://www.facebook.com/note.php?note_id=83615506917, 8.02.2010; http://www.nadirkitap.com/cok-cok-nadir-selanik-baskisi-mulazim-silahci-hasan-tahsin-girit-tahsin-kitap599453.html.
ERKSAN Metin, 2010, Karlovy Vary (Atatürk’ ün 1918 Karlsbad Anıları) Karlsbad 1918’den, http://www.girgin.org/ansiklopedi/KarlovyVary.htm, Erişim: 6 Oca 2010.
TATLIPINAR Eyüp, 2010, Derin devletin resmidir, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6866, 13 Şubat 2010.
SÜRELİ YAYINLAR
İttihad ve Terakki, 9 Recep 1326/24 Temmuz 1324/6 Ağustos 1908/1 – 7 Zilhicce 1326/18 Kanunuevvel 1324/31 Kanunuevvel 1908/84.
Silah, 15 Temmuz 1325/1 - 5 Şubat 1325/21.
Şura-yı Ümmet, 1 Muharremü’l-Haram 1320/10 Nisan 1902/1 – 1 Zilkade 1320/29 Kanunusani 1903/21; 11 Safer 1327/19 Şubat 1324/150 – 21 Safer 1327/1 Mart 1324/160; 17 Teşrinievvel 1325/192 -
Tanin, 4 Receb 1326/19 Temmuz 1324/1 – 29 Zilhicce 1328/18 Kanunuevvel 1326/31 Kanunuevvel Efrenci 1910/835.
 

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Makaleler
Beyşehir Şehit ve Gazileri
Eğitim Tarihi ve Sosyal Tarihçilik Açısından Eşsiz Bir Hazine
Abdürreşid İbrahim...
Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...
Böğrüdelik...
Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...
Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...
İttihat ve Terakki Basını
Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...
Milli Mücadelede Mehmet Akif...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com