Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...

GİRİŞ
Eşref Edib ve çıktığı dönemler için ekol durumundaki dergilerini, İslâmcılık akımı dışında ele almak uygun da mümkün de değildir.
İslâmcılık, İttihad-ı İslâm; aslında Osmanlıcılık, daha sert bir tanımlama ile “Tanzimat-Islahat diktatörlüğü”nün resmî ideolojisi karşısında siyasî, sosyal, dinî mahiyetli bir tepki düşünce ve arayışı durumundadır. Başlangıçta, medreseli, geleneksel ulemâ değil de Batı ile temas halindeki Jön Türklerin arasında doğması dikkat çekicidir. Bir tepki, savunma düşüncesi olarak, Batı sömürgeciliği ve saldırılarına karşı doğmuştur. Osmanlı Devleti’nin, Batılı ülkeler tarafından parçalanmaya başlanması, iktisadî esaret karşısında seçilmiş bir strateji durumundadır. Zira İslâmiyet, bilim-kültür alanında ilerlemeye engel değildir. Aynı zamanda “ilerici-progressist bir toplum sistemini önermektedir.” Zira, Osmanlının “Batıyı taklit yoluyla geriliğini ortadan kaldırma” düşüncesi, onu hareketlendiren iç dinamiğini söndürmüştür. “Yaratıcı, dinamik bir güce kavuşması için yeniden İslâmlaşması” gerekmektedir (Mardin,1998, 26).
İslâmcılık, çıkış dönemleri itibariyle, milliyetçilik, Türkçülük, Batıcılık gibi düşüncelerin de ana havuzu, yeşerme yeridir. Akçuraoğlu Yusuf (1876-1935), Ahmet Ağayef (Ağaoğlu, 1869-1939), İsmail Gaspıranski (Gaspıralı İsmail, 1851-1914), Halim Sabit gibi sonraları Türkçü çizgide yer alan fikir adamları, 1913-14’lere kadar Sırât-ı Müstakîm, Sebîlürreşad kadrosu içinde yer almışlardır. Başlangıçta, İttihat ve Terakki ile önde gelenlerine yakınlık gösteren derginin tavrı da bunlara eklenirse, İslâmcılık: Batı (Hıristiyan Medeniyetinin) yüklenmesi karşısında, savunma zemini olarak İslâm toplumlarını gören, farklı Müslüman toplumların ortak paydası olarak bütünleştirici değer İslâm dinini öne çıkaran siyasî bir savunma refleksi durumundadır. Ardından, mahiyet itibariyle dini anlama, yorumlama, fiilî saldırıların gerisinde duran gücün fikrî saldırılarına karşı müdafaa için ana kaynaklara inme ve onları yeniden öğrenip-yorumlama gibi bir iç oluşuma da yönelmiştir. Panslavizm, Pancermenizmin ismen de karşıtı olarak, 1860’lı yılların Jön Türkleri olan gazeteciler tarafından savunulan Panislamizm; ancak İkinci Meşrutiyet’ten sonra iyi seviyede medrese eğitimi almış aydınların da sahip çıktığı bir akım olmuştur. Birinci Dünya Harbi yıllarında dünya Müslümanlarının; İngiliz, Fransız saldırganlığına karşı yerel direnişlere geçmeleri, Osmanlı yanında tavır almaları yolunda harekete geçmelerini sağlamak için Cihat Fetvasının ilânı, Panislamizm refleksinin bizzat devlet tarafından da kullanıldığını ortaya koymaktadır. Osmanlı Devleti’ni çıkarları doğrultusunda harp cehennemine sürükleyen Protestan Hıristiyan olan Almanya’nın fetva ilânını istemesi, işin siyasî yönünü vurgulamak yönünden ibret vericidir. (Bk. Türköne, 1994, 43 vd.; Türköne, 2001, 23/60-62; Mardin, 1998,26 vd.; Özcan, 2001, 23/62-65; Özcan, 2001, 23/470-475; Kutluer 2001, 23/65-67; Aydın 2001, 23/67-70; Okay-Kahraman, 2001, 23/70-71).
Burada organik bağları her ne kadar üst düzeyde olsa, çevresini teshir eden etkili kişiliği bilinse de konu olarak Akif değil, Eşref Edib ele alınacaktır. Eşref Edib, 1908-1925, 1948-1965 arasında Âkif’in başyazar ve şairi olduğu derginin imtiyaz sahibi, sürekli yayın sorumlusudur.Uzun ve verimli hayatına rağmen, yeterince ele alınmamıştır. Son zamanlarda hakkında yazılan birkaç eser ve makale göz ardı edilirse, unutulmaya terk edilmiştir denilebilir. Halbuki fikrî çizgisi, tavrı, savunduğu görüşleri, etki alanı itibariyle yakın tarihimizi aydınlatabilecek önemli şahsiyetlerden biridir. Dergisi ve çeşitli konulardaki yayın politikası ele alınmadan önce, hayat hikâyesi üzerinde durulması yerinde olacaktır.

Eşref Edib’in hayatı
Batı Trakya’nın Serez’inde Türkistan muhaciri bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur (1882). Babası İslâm Ağa ve annesi Nefîse Hanım, onu Serez’de Sıbyan mektebi ve ardından rüştiyede okuturlar. Bu arada hıfzını tamamlayarak hâfız olur, Serez Müftüsünden din bilgisi ve Arapça derslerini alır. Bir yıl Mahkeme-i Şer’iyye kâtibi olarak çalışır. İdadiyeyi bitirir. Artık Serez’den alacaklarını almıştır. Bir üst eğitim için İstanbul’a gider. 1318 (1902)’de, imtihanla Mekteb-i Hukuk’a kaydolur. Fakat dinî alanda öğrenimine de ara vermez. Atik Ali Paşa Camii’nde medrese derslerine de devam eder (Eşref Edip, 1960, Sebîlürreşad, 306/93; Albayrak 1995, 11/473; Işık 2002, 389).
Bu arada, tanıştığı ilim-irfan sahibi önemli şahsiyetlerin haftanın belli günlerinde düzenli devam eden toplantılarına devam ederek kendini yetiştirmeye gayret eder. Onlardan birisi Ebülulâ Mardin’dir (1322-1323/1906-7). Ebülulâ, kendisinden birkaç yıl önce Hukuku bitirmiş “timsali fazilet” birisidir. Kendisini, Direklerarası’nda beraber kaldığı oda arkadaşı tanıştırmıştır. Her Cuma, Ebülulâ’nın Kırkçeşme’deki konaklarına giderek sohbetlere katılırlar. Sonradan Dahiliye Vekili ve Ebülulâ’nın eniştesi olan Hacı Adil Bey, yine sonradan Sadrazam olan Hakkı Paşa, tanışıp beraber oldukları diğer şahsiyetlerdir. Dikkat edilirse, İttihat ve Terakki’ye yakın, dinî değerleri öne çıkaran bir grup ile ilişkilidir.
Bu arada Eşref Edip, Ebülulâ’nın, Hukuk Mektebinde iken düzenli tuttuğu ders defterlerinden de faydalanır. Faydalanma, defteri, gece-gündüz çalışarak başka bir deftere aynen geçirme tarzındadır. Gördükleri derslerin, “muazzam ve mufassal” ders kitapları yoktur. Onun için düzenli tutulmuş defterler büyük bir kıymete sahiptir. Elden ele gezerek çoğaltılmaktadır. Yalnız notlar, doğrudan derslerde tutulmuş yazılar değildir. Derslerde hızlı, alel acele kaydedilen notlar, sonra yeniden düzgünce yazılmaktadır (tebyiz etme). İşte Eşref Edib’in hukuk fakültesindeki öğrencilik yılları, sonradan basın hayatında önemli bir yere sahip olan kitap yayıncılığının da temeli olacaktır. Zira hızlı ve düzgün not tutmaya alıştığı için, ders notlarını bastırma ile başlayan yayın faaliyeti, dinlediği önemli vaazlar, konuşmaların kayda geçirilmesi ile devam edecek, ileri yaşlarında da kendi anlattıkları kayda geçirilerek kültürel geçmişimizin kaynaklarından bir kısmının kaybolup gitmesine engel olunacaktır.
Eşref Edib’in Ebülulâ ile ilerleyen samimiyet ve dostluğu, bir ömür süren basın hayatının da temellerini atar. Beraber kurdukları, sonradan ekseriyetle gerçek olan hayalleri vardır. Onları şöyle anlatır: “Hürriyet hasretiyle kavruluyorduk. Bir kere o günü görecek miydik? Neler neler yapacaktık!..Matbuat hayatına atılacak, millî kütüphanemizi kıymetli eserlerle dolduracak, matbaalar tesis edecek, gazeteler, mecmualar, ansiklopediler çıkaracak, memleketimizde ilm ü irfanın neşrine çalışacak, İslâm dünyasıyla meşgul olacak, İslâm milletleri arasında feyizli bir inkişafın, samimi bir vahdetin husûlüne bezli mesai edecektik.” (Eşref Edip, 1956, 238/199).
Yıllarca okulda not tuttuğu için süratli kaydetmekte bir ‘meleke hasıl’ etmiştir. Cuma günleri, hocası olan Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’nin Ayasofya Kürsüsünden verdiği derslerine devam ederek düzenli yazar. Her hafta tuttuğu bu notları toplayarak Ebülulâ ve oda arkadaşı Faik Beylerle beraber okuyarak, düzeltirler. Ardından da Manastırlı Hoca’nın Anadolu Hisarı’ndaki yalısına götürerek bizzat kendisine tashih ettirir. Sonra, Babıâli’de İbrahim Hilmi Kütüphanesi yayını olarak bastırıp çıkarır. Daha Hukuk Mektebini bitirmeden, bu yolla yedi dersi kitap halinde bastırmış, Manastırlı Hocanın altmış kadar vaazını not tutmuştur (Eşref Edip, 1956, 238/199). Nitekim Sırat-ı Müstakîm’in ilk sayısında “Mevâız” başlığı ardından “18 Temmuz 324” tarihli “Ders: 46”, yedi sayfa halinde yayınlanmıştır. Sürekli “nasihat halkasında” bulunanları aydınlatan Manastırlı, İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra daha serbest dersler verir. Bunu Eşref Edib şöyle anlatır: “Hele Hürriyetin lisanlara, kalemlere bir güşâyiş-i tam bahşettiği zamandan beri hazret öyle cûş u hurûşa geldi ki lisanından hikmetler dökülür, fikrinden bârikalar zuhur eder. Üç-dört haftadır Ayasofya’nın halini görmelisiniz, üç-dört bin teşne-i marifet kalplerin şevki, ihtisâsı ol derece galeyana geliyor ki insan kendini bir başka âlemde zannediyor!” “Serezli Hafız Eşref Edib”, aynı yazısında, o zamana kadar iki bin sayfayı aşkın olmak üzere 49 vaazı kayda geçirdiğini, son üçünün üstat tarafından tashih edildikten sonra yayınlanacağını, ardından da kitap halinde neşredileceğini belirtiyor. Ayrıca Manastırlı İsmail Hakkı’nın Mektebi Hukuk’ta okuttuğu İlm-i Usûl-i Fıkıh dersine ait anlattıkları da kendisi tarafından aynen zabıt ve tahrîr edilmiştir. İki bin sayfaya yakın bu notlar da Sırat-ı Müstakîm’in sütunlarında yayınlanacaktır (H. Eşref Edip, 326, I/7). Eşref Edip, okuyucularına verdiği sözünde durur. Daha sonra “Sebîlürreşad Kütüphanesi” adı altında sırayla bu Ayasofya konuşmalarını yayınlar (bk. H. Eşref Edip, 1331).
Eşref Edip, hocasının notunu tuttuğu konuşmalarını bir yandan yayınlarken, diğer taraftan da okuduğu Hukuk Mektebinin tarihçesini, açıldığı günden itibaren görev yapan hocalarını resimleri, özgeçmişleri ile birlikte ve mezunlarını tespit edip Ebülulâ ile beraber yayınlamak üzere hazırlıklar yaparlar (Eşref Edip, 1956, 238/200). Fakat, bu hazırlıkları doğrultusunda bir yayınlarına rastlamak mümkün olmamıştır.
Yayın çalışmaları sürerken, diğer yandan da Hukuk Mektebini bitirip ardından ‘Doktora İmtihanını’ vermiştir (1324/1908). Tam “bu yolda çalışırken hürriyet ilân” edilir. “Uzun senelerdir hasretle beklenilen hürriyet” artık gelmiştir. “Yer yerinden oynar, sanki kıyamet kopar”. “Eli kalem tutan ortaya atılır. Gazeteler, mecmualar Bâbıâli’yi doldurur.” Bekledikleri an gelmiştir. Meşrutiyet’in ilânın ertesi günü Ebülulâ ile birlikte harekete geçerek dergilerinin çıkış imtiyazını alırlar. İlk sayıdan itibaren Sırat-ı Müstakîm’in, “Tarih-i Tesisi: 11 Temmuz 324” olarak verilmesi anlamlıdır.

Dergi Kurma Çabaları
Eşref Edip’in hayatını, dergiler dışında almak hem mümkün değil hem de uzun bir ömrü anlamsız hale getireceği için uygun değildir. Basın tarihimizin etki alanı en yaygın, yayın süresi uzun, fikrî istikrarı yalpasız ender yayın organlarından birisi Sırat-ı Müstakîm-Sebîlürreşad serisidir. Şüphesiz bu ana özelliklerde yayın ekibi ile birlikte Eşref Edip’in rolü büyüktür. Devrine göre, seçkin bir eğitim, oturmuş-istikrarlı bir şahsiyet sahibi olan Eşref Edip; değişen devirler, dönen çıkar çarkları, savaş anaforu, rejim bunalımları gibi insanlar ve şahsiyetleri üzerinde ezici izler bırakan dönemeçlerden hep kişiliğini koruyarak çıkmasını becerebilmiştir. Dergileri, kitapları, sanki toplumla; benimseyip-yaymaya çalıştığı değerler manzumesi üzerine sözleşme tazelemesi gibi olmuştur. Öğrencilik yıllarında başlayan bu ahitleşme, yazılı basın halinde yukarıda belirtildiği üzere II. Meşrutiyet’in ilânı ile birlikte söz olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşür. Yirmili yaşlardaki bir gencin, etkisi yarım asırdan fazla sürecek toplam 48 cilt, yine toplam bin civarında sayı ve onlarca kitaplık bir külliye yayınlaması, ilk sayının plânlanıp çıkışı ile başlamıştır.
Dergi çıkarmanın; geçici bir heves olmadığını, hatta ideal yapı ile bütünleşen vazgeçilmez tutku olduğunu Eşref Edip, hatıralarında belirtir. Nice zamandır hayali kurulan derginin, artık yayınlanması gerekmektedir. Bunun için önce yazı kadrosu, hangi yazıların yazılacağı tasarlanır. Hatta elde toplanan yazılar bulunmaktadır. Eşref Edip, “ben yarısını doldururum” der. Zira elinde, Ayasofya Kürsüsündeki derslerinden not tuttuğu bin sayfa kadar hocası Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’nin konuşmaları vardır. Ebülulâ, “Ben de Tefsir ve Hadise dair makaleler yazarım, Ali Haydar Efendi’nin Usul-i Fıkıh notlarını derc ederiz” der. Ebülulâ’nın ağabeyi Mardinîzâde Ârif Bey, dinî makaleler yazmak suretiyle yardım vaadinde bulunur. Manastırlı, Tefsir konusunda haftada bir makale yazmayı vaat eder. Yine hocaları olan meşhur Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi, sosyal konular ve Kelâm ilmine dair yazacağını söyler. Babanzâde Ahmet Naim Bey, Sultanide verdiği din derslerini, Temyiz azalarından Bereketzâde İsmail Hakkı Bey, “Necâib-i Kur’an’iye” başlığı altında Tefsir konusunda yazacaktır (Eşref Edip, 1956, 238/200). Sıra Mehmet Âkif’in vaadine gelmektedir. Eşref Edip, Âkif’le tanışması konusunda, iki farklı bilgi verir. Dergi kuruluş aşamasını anlatırken; “Âkif Bey’le Direklerarası’nda meşhur Hacı’nın çayhanesinde tanışmıştık. Burası hususi bir çayhane idi. Müşterileri mahdut ve muayyendi. Burası bir nevi kulüptü. Müdavimler, birbirinden emin olarak serbest görüşürlerdi. Çayhane sahibi Hacı, yabancı müşteri kabul etmezdi, sivil memurlar orada barınamazdı. Âkif, yazdığı şiirleri burada okur, biz de istinsah ederdik. Hürriyet ilân edilince bizim hususi çayhanede âdeta şehrâyin yapıldı. O zamanlar bizdeki hürriyet aşkını ve hasretini şimdiki gençler bilmez ve anlamaz, öyle bir ihtiyaç da hissetmezler. Âkif’e bir gazete çıkaracağımızı müjdeleyince fevkalâde sevindi. ‘Her nüshasına bir şiir benden’ dedi, büyük İslâm mütefekkir ve âlimi Muhammed Abduh, Muhammed Ferid Vecdi’nin kıymetli eserlerinden de tercümeler yaparım, ilk nüshaya ‘Fatih Camii’ni koyarız.” dediğini aktarır (Eşref Edip, 1956, 238/200).
Eşref Edip, Millî Şair’i anlattığı başlı başına ayrı bir eserinde ise Âkif’le ilk Fatih’te Bosnalı Ali Şevki Efendi’nin evinde tanıştıklarını belirtmektedir. Tanışma zamanı, II. Meşrutiyet öncesinde bir “İhya Gecesi”dir. Bu onlara has, özel anlamlar da içeren bir kavramdır. Çünkü, nadide eserler, daha basılmamış-piyasada bulunmayan defterlerle dolu bir kütüphaneye sahip olan Ali Şevki Efendi’nin evi, Salı günleri toplantıya sahne olmaktadır. Kültür ve sanat dolu geceye de onun için, “İhya Gecesi” demektedirler. Eşref Edip, henüz eğitim hayatını bitirmemiş, hukuk doktorasını vermektedir. Yalnız, şairi-şiirlerini tanımaktadır. Elini öper. Âkif de iltifat gösterir. Döneme vurgu ise, hepsinden baskındır: “İstibdadın koyu bir devri idi. Matbuat hürriyetini düşünmek bile cürümdü. Gazete çıkarmak, üstatla beraber çalışmak hatıra bile gelmezdi.” (Eşref Edip, 1962,I/6).
Tanıştıktan sonra, ömür boyu kader birliği eden bu insanların, ortak zeminleri çok fazla olmuştur. İki farklı anlatımda da önemli olan, şair ve yayıncının düşünce yapısı, karakter itibariyle benzer bir çevreye sahip olduklarının anlaşılmasıdır. II. Meşrutiyet öncesi kültürel ortam ve dostluk ‘bezm-i âlem’leri, ayrıca dikkat edilecek özelliklere sahiptir. Ayrıca fikrî akımın, hoca-talebe ve arkadaş çevresi içinde geliştiği, bu çevrenin bir yayın organı ile kitleye ulaşmaya çalıştığı da anlaşılmaktadır. Artık sıra, derginin adını koyup, yayın iznin alınmasına gelmiştir.
Yazı kadrosu belirlenip, makale vaatleri alındıktan sonra, Eşref Edip ve Ebülulâ; isim bulma kaygısına düşerler. Dergiye ad koyma sürecini Eşref Edip, şöyle anlatır: “Bir çok isimler ileri sürüldü. Beğenmedik. Bilmem nasıl oldu, benim hatırıma ‘Sırât-ı Müstakîm’ geldi, söyledim. Ebülulâ Bey, hemen ‘Çok güzel!’ dedi. Artık başka bir isim aramağa hacet kalmadı. Âkif Bey’e ve diğer üstatlara arz ettik. Hepsi takdir ettiler, beğendiler, müracaat ettik. Ebülulâ Bey’le beraber müşterek bir imtiyaz aldık. ‘Bismillâh’ deyip işe başladık.” (Eşref Edip, 1956, 238/200).
Bilindiği üzere, dergi adı; “doğru yol, Sırat Köprüsü, üstünden geçip Cennete gitmek üzere Cehennemin üzerine kurulacak olan çok dar ve güç geçilir köprü” anlamlarına gelmektedir (Devellioğlu, 1982, 1139). Böylece, adın anlamı ile; takip edilen düşünce ekolü örtüşmektedir.
İlk sayının kimlik bilgileri nelerdir, toplum nezdinde nasıl bir tepkiyle karşılanmıştır, üzerinde durulmalıdır.
Başlığında, Hicrî tarihle “1326”/1908 bulunan Sırât-ı Müstakîm’in, hemen başlık altında şu ibare bulunmaktadır: “Din, Felsefe, Edebiyat, Hukuk ve Ulûmdan Bâhis Haftalık Gazetedir”. Kimlik bilgileri içinde şunlar bulunmaktadır: “Müessesleri: Ebülulâ Zeynelâbidin- H. Eşref Edib”, “Mahal-i İdaresi: Bâbıâlî Caddesinde dâire-i mahsûsadır”. Abone şartları şöyle verilir: “Dersaâdet’te (seneliği) 65, (altı aylığı) 35; Vilâyâtta (seneliği) 90, (altı aylığı) 50; Memâlik-i Ecnebiyede, (seneliği) 100, (altı aylığı) 55 kuruştur.” Yalnız abonelere ne şekilde gönderileceği de düşünülmüş ve giderleri gösterilmiştir: “Kırılmadan mukavva boru ile gönderilirse senevî 20 kuruş fazla alınır. Dersaâdet’te posta ile gönderilirse vilâyât bedeli ahz olunur.” Derginin birim fiyatı da abone şartları ile uygun düşecek tarzda ayarlanmıştır: “Dersaâdet’te nüshası 50 paradır.”
Başlık yanına bir de uyarı gibi gözüken ama aslında katılıma davetiye tarzında olan iki satır konulmuştur: “İhtâr: Mesleğimize muvafık âsâr-ı ciddiye maalmemnuniye kabul olunur.”
16 sayfalık ilk sayının içeriğini belirtmek için her halde yazı başlıklarını vermek yeterli olacaktır: “et-Din el-Nasîha, Hürriyet-Müsavât (Musa Kâzım), Safhâyı Hayattan: Fatih Camii (Mehmed Âkif),Tarih-i Din-i İslâm’dan Bir Sahife (Mahmud Esad), Fatih Dersiâm-ı Mûcizlerinden Merhum Şevket Efendi (İsmail Hakkı), Sure-i Şûra (Mardinizâde Ebülulâ), Mevâız: Ders 46, 18 Temmuz 324 (Manastırlı İsmail Hakkı, Not tutan: Sirozlu Hafız Eşref), Hikmet-i Hukuk-ı İslâmiye (Meclis-i Maârif Reisi Hukuk Muallimlerinden Haydar Efendi)”
Derginin başlangıçta bir müstakil matbaasının olması elbette mümkün değildir. Ama basıldığı yer dikkat çekicidir: “Matbaa-i Âmire”. Daha sonra bir çok vilâyette, güçlükler altında vilâyet matbaasında basılacak olan dergi, ilk sayısında da resmî ama gelişmiş bir matbaada basılmıştır.
Dergi ilk sayısında umulmadık bir ilgi ile karşılanır. İkinci Meşrutiyet devrinin ilk ayları ve ardından yıl boyunca devam eden basın patlaması düşünülürse, bu durum hayretle karşılanmaması gereken bir gelişmedir. Yaklaşık yarım asır sonra, o ilginin heyecanı içinde nedenini de vurgulayarak Eşref Edip; ilk günleri şöyle anlatır: “14 Ağustos 1324, 30 Şaban 1326 Perşembe günü ilk nüsha çıkınca Babıâli alt üst oldu. Müvezzilerin ‘Sırât-ı Müstakîm, Sırât-ı Müstakîm’ âvazeleri caddeleri kapladı. 24 saat sürmedi, on binlerce nüshası yağma oldu, bir tane kalmadı. Tekrar bastık, yine bitti. Arkasından ikinci nüsha yetişti. Memleketin her tarafından telgraflar yağmaya başladı. Matbaalar gece gündüz çalıştığı halde yetiştiremez oldular. Az zamanda İşkodra’dan Bağdat’a ve Yemen’e kadar bütün memleket Sırât-ı Müstakîm’le doldu ve bütün İslâm dünyasına taşmağa başladı. Büyük âlimlerin, kudretli üstatların kıymetli eserleriyle, kıymetli şiirleriyle Sırât-ı Müstakîm, en birinci mecmua halini aldı. Hele Âkif’in şiirleri bütün gönülleri öyle heyecana verdi ki..” (Eşref Edip, 1956, 238/200).
Sırât-ı Müstakîm, dev bir coğrafyaya; sorunlarına sahip çıkarak, bir çeşit sözcülüğünü üstlenerek, âdeta yüreğini açarak hitap eder. Belli, oturmuş muhtevası, köşeleri, tanınmış yazarları olmasına rağmen sıradan bir hizip dergisi gibi değildir. Sayfalarını değişik görüşten yazarlara açar. Ele aldığı konulardaki zenginlik dergiyi; devrinin, sorunların şahidi haline getirmiştir. Bu konuda, yazar adları ve konularına göre dergi koleksiyonunu baştan sona taranarak hatta “ilân bile atlanılmadan” yapılan bir fihrist çalışması, üstten bakışı kolaylaştırmıştır (Bk. Ceyhan, 1991).
Yalnız derginin yayın politikasına belli başlıklar altında değinmeyi, üç dönemde de ayrı ayrı değil ortak yapmakta bir mahzur gözükmemektedir. Çünkü genel yayın politikası ve bakış açısında önemli bir değişiklik olmamıştır. Sadece devirlerin değişmesinin getirdiği yeni gelişmeler, yeni problemler ile ilgili yayınlar öne çıkmıştır. Benimsenen temel değerlerde bir aykırılık gözükmemektedir. Onun için ilk dönemle ilgili tarihî seyir verildikten sonra, adın değişerek yola devam edilen ikinci ve üçüncü dönemlere geçilebilir.
İkinci Meşrutiyet döneminin basın furyası içinde, çıkış imtiyazı alınıp da çıkmayan, imtiyaz alınmadan çıkan yada bir-kaç sayı çıktıktan sonra kapanan yayın organlarının çokluğu düşünülürse Sırât-ı Müstakîm, uzun soluklu yayınlar içinde yer alır.182 sayı yedi ciltte toplanır. Bu arada dergi, yayın imtiyazını üzerlerine alan iki ortağın yolları ayrılmıştır. Yalnız ayrılış görev değişikliği ile ilgilidir. Ebülulâ Bey, milletvekili olmuş ardından ilmî kariyerini geliştirerek profesörlüğe yükselmiştir. Dergi ile uğraşmaya vakit ayıramadığı için çekilir. Eşref Edip, yalnız dergiyi yürütmek zorundadır. O da Âkif’le birlikte olarak ad değiştirip yeni bir dönem başlatır. Fakat 1912’de ayrıldıktan 44 yıl sonra 1956’da eski ortağı ile ilgili olarak şunları yazar: “İşte dört sene kadar Sırât-ı Müstakîm’de iki-üç sene de Kırk Çeşme’deki konaklarında Ebülulâ Bey’le beraber çalıştığımız zamanlarda hiçbir gün hiçbir ihtilâfımız olmadı. Nasıl olabilirdi ki, merhum mücessem bir fazilet timsâli idi. Onunla birlikte geçen zamanların hatıraları daima gönlümü zevk ve ferahla doldurur. O, bir çok müstesna faziletleri nefsinde toplamıştı. Bu itibarla pek mümtaz bir şahsiyet oldu. Herkes onu sevdi. O da herkesi sevdi.. O, geçen asırların muhassalai nezaket ve terbiyesi idi.” (Eşref Edip, 1956, 238/201; E. Edip, 1960, Sebîlürreşad, 306/93).

Sebîlürreşad Adının Konması
Ebülulâ’nın çekilmesinden sonra Eşref Edip, Mehmet Âkif, Prens Abbas Halim Paşa’nın Heybeli Ada’daki Selâmlık Köşkünde görüşmektedirler. O görüşme sırasında ad değiştirmeye karar verirler. Ad veriş tarzı dikkat çekicidir. Yeni ismin nasıl verildiğini Eşref Edip şöyle anlatır: “Abbas Paşa, bir teklifte bulundular: Kur’an’dan bir sahife açalım, ne isim çıkarsa oradan alalım. Muvafık dedik. Harem dairesinden bir Mushaf-ı Şerif getirildi. Besmele ile Paşa bizzat bir sahife açtılar. ‘İttebiuni ehdiküm Sebîlerreşad’ ayeti kerimesi çıktı. Hah dedik, ‘Sebîlürreşad’ ismi pek münasip. Hem de Sırât-ı Müstakîm manâsına. Hemen karar verdik. Müracaat ettik. Fakat Tahirü’l-Mevlevî, bizden evvel bu ismin imtiyazını almış. Ona müracaat ettik. Memnuniyetle bize devretti. Sırât-ı Müstakîm, bu suretle Sebîlürreşad oldu. Kaldığımız yerden bu isimle Âkif Bey’le beraber neşriyata devam ettik.” (Eşref Edip, 1956, 238/201).
Sebîlürreşad, yeni dönemde Sırât-ı Müstakîm’in devamı olduğunu vurgulamak için1-183 sayı numarasını taşır. Başlık klişesi altında 1330 tarihi bulunmakta, “Vallahü yehdî men yeşâü ila sırât-ı müstakîm” ile “İttebiuni ehdiküm sebîlürreşad” arasında “dinî, ilmî, edebî, siyasî haftalık mecmûa-i İslâmiyedir” ifadesi yazılıdır. Dikkat edilirse iki ayet metninde eski ve yeni adlar bulunmaktadır. “Sahip ve Müdir-i Mesûlü: H. Eşref Edib”tir. “Aded: 1-183, 19 Rebiulevvel 1330 Cuma 24 Şubat 1327, Cilt 1-8” bilgileri iki çizgi arasına alınarak verilmiştir. “Ve câhedü fî sebîlillah” başlıklı baş yazıda derginin yayın politikası, çıkış nedenleri, kadrosu, yapılması gerekenlerle ilgili bilgiler içerir.
Sebîlürreşad, Müslümanların uyandırılma ve yüceltilmesi için çıkmaktadır. Bu yayın hedefini, hedef doğrultusunda elbirliği ile çalışılması gerektiğini bir beyanname ile kitleye duyurmuştur. Duyuru üzerine genel bir rağbet ve yöneliş olur. Dergi o rağbeti şöyle belirtir: “Bunun üzerine her taraftan öyle iltifatlara, teşviklere mahzar olduk ki bu tufân-ı teveccühe karşı teşekkürden âciz kaldık. Bir ay zarfında bir çok abone geldi. Kendilerinden beşer abone kaydı rica olunan zevat telgraflarla yiğirmişer abone senedi talep ettiler. Anlaşıldı ki Müslümanların intibâhına, Müslümanlığın teâlîsine her tarafta şiddetli iştiyâk var; bu uğurda herkes elinden gelen fedakârlığı ifaya bin can ile müştâk. Şu halde yapılabilecek şeylere heman teşebbüs etmek lâzım geldi: bir taraftan maârif-i İslâmiyenin terakkîsine, uhuvvet-i İslâmiyenin te’yîdine hâdim bir heyet, bir cemiyet teşkîli içün lâzım gelen program hazırlanub ber-mûcib-i kanun Dahiliye Nezaretine derdest takdîm olduğu gibi, diğer taraftan da risalemizin hem heyet-i tahrîriyesinin, hem münderecatının tanzimine teşebbüs olundu. Bunu haber alan büyük bir Müslüman da cenâh-ı âtıfetini risalemizin üzerine gerdi; çalışmak içün bize pek azîm bir itminân verdi. Fisebîlillâh Müslümanlığa hizmet uğrunda garazsız, ivazsız çalışan fedakâr muharrirlerimizden başka ulûm-ı şer’iyye ve âlem-i İslâm hininde vukuf-ı küllîleri olan diğer bazı büyük İslâm muharrirlerine de müracaat olundu, Müslümanlığın intibâh ve teâlîsi uğrunda hiçbir muâvenetten geri kalmayacaklarına dair kendilerinden vaad alındı. Bunun üzerine isimleri bütün milletçe tanınmış olan âtîdeki zevat-ı muhteremeden mürekkep bir heyet-i tahririye teşkîline inayet-i Hakla muvaffakiyet hâsıl oldu.
“Üç buçuk seneden beri risalemizin dine, vatana, ilim ve marifete, âlem-i İslâm’ın oldukça teârüfüne, intibah ve tevhîdine âcizâne ettiği hizmetler cümlenin malûmudur. Kendisinin istikamet ve ciddiyeti, Cenâb-ı Hakkın lütuf ve inayeti sayesinde az zaman zarfında bütün âlem-i İslâm’a intişâr etti; seda-yı îkâzı bütün Rusya, Çin, Hindistan, hatta Japonyalara kadar in’ikâs eyledi. İnşallah hayatı temin olunan risalemiz, bundan sonra –gerek bu babda hâsıl olan meleke, gerek muâvenet-i tahrîriyede bulunmağı kat’î olarak vaad eden zevât-ı muhteremenin himmetleriyle- daha mütenevvi’, daha mütekâmil ve daha ziyade hâdim-i intibah bir tarzda intişâr edecektir. Bu vaadimize kârilerimiz emin olabilirler, zira risalemizin şimdiye kadar çıkan cüz’lerini takip etmiş olan erbâb-ı insaf risalemizin nasıl doğru, nasıl mutedil, nasıl açık bir meslek tuttuğunu; sonra şuûnun, edvârın inkılâbına, efkârın, hâdisâtın tahavvülât-ı bî-hesâbına rağmen o mesleğe merbut kaldığını elbette takdîr buyurmuşlardır.” (Sebîlürreşad, 23 Şubat 1327, 1-183/1).
Dergi, kendi gayretleri yanında bütün hamiyet sahibi Müslümanların da bu gayrete sahip çıkmalarını, hatta başka yayınların aynı vadide çıkmasını sağlamalarını ister. Desteğe ihtiyaç vardır. Çünkü dünyanın her yerindeki inananların durumundan haber alabilmek için geniş bir muhabir ağına, yeterli bir tesise ihtiyaç vardır. Avrupa basınından alıntılar yaparak haber vermek, işin kolayına sapmak demektir.
Dergi yazı kadrosunu da açıklar: “Ayandan Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Baş Müddeiumumi Bereketzâde İsmail Hakkı Bey, Hariciye Tercüme Şubesi Mümeyyizi Ferid Bey, Abdürreşid İbrahim Efendi, Babanzâde Ahmed Naim Bey, Dârülfünûn Osmanî Muallimlerinden Mehmed Âkif Bey, Alay Müftüsü Mehmed Fahreddin Efendi, Bursalı Mehmed Tahir Bey, Kazanlı Halim Sabit Efendi, Midilli İdadisi Müdürü M. Şemseddin Bey, Ali Şeyhü’l-Arab Efendi, Ispartalı Hakkı Bey, Tahirü’l-Mevlevî Bey, Edhem Nejat Bey, Selim Efendi zâde Mustafa Takî Efendi, Aksekili Ahmet Hamdi Efendi, Hocazâde Ahmet Bey, A. N. Bey, Âlim Can el-İdris Bey, Halil Halid Bey, Ahmet Bey Ağayef, Ali Rıza Seyfi Bey, Debistan-ı İraniyân Müdürü Tevfik Bey, H. Eşref Edib.” (Sebîlürreşad, 24 Şubat 1327, C.1-8, 1-183/4). Her ne kadar yazı kadrosu içinde, adı “Dârülfünûn Osmanî Muallimi” olarak geçiştirilse de, 1925’te kapatıldığı tarihe kadar başyazarı Mehmet Âkif’tir.
Dergi, yazarları yanında makale kadrosunu da konu başlıklarını vererek belirlemiştir. İlmî ve siyasî olmak üzere iki ana kısma ayırdığı konu başlıkları şöyledir: “Tefsîr-i Şerîf, Hadîs-i Şerîf, İçtimâiyât, Felsefe, Fıkh u Fetavî, Edebiyat, Tarih, Terbiye ve Talim, Hutbe ve Mevâız, Makalât, Siyasiyât, Hayat-ı Akvâm-ı İslâmiye, Harekât-ı İlmiye ve Fikriye, Mekâtib, Matbûat, Şuûn” (Sebîlürreşad, 24 Şubat 1327, C.1-8, 1-183/5-16).
Sebîlürreşad, şekil ve içerik olarak öncekinden daha da geliştirilerek yoluna devam eder. Fakat İttihat ve Terakki’nin farklı düşünceye, eleştiriye tahammül edemeyen yönetim anlayışından dolayı bir çok defa tökezletilir. İlk kapatma, 1911 Mayıs’ında yanlış anlama yüzünden ve Örfi İdarenin ani bir kararıyla olur. Dergi ikinci kapatmada, yayına hiç ara vermeden adını değiştirerek yayınına devam eder. 300 ve 301 sayıları (Haziran 1914) Sebîlünnecât adıyla çıkar. 1915 Mayıs ve Eylül’ünde çıkan Âkif’in Abdülaziz Caviş’ten çevirdiği, İslâm ve Medeniyet başlıklı yazıların ikinci ve sonuncu kısımlarından bazı yerleri sansürlenir (C.14/339,340). Yazı, İttihat ve Terakki’nin siyasetine aykırı görülmüştür. Bundan sonraki kapatma daha uzun sürelidir. 1916-1918 arasında İttihatçı yönetim tarafından yirmi ay dergiyi kapatır. Bu ara Sadrazam Talât Paşa, Âkif ve Eşref Edip’i görüşmeye davet eder. Talât Paşa’nın teklifi şudur: “Âkif Bey, şu Merkez-i Umumîdekilerle anlaşsan olmaz mı?” Sadrazamın kastettiği Ziya Gökalp’le uyuşmaktır. Âkif, bu teklifi hiç ahlâkî bulmaz. “Anlaşmak ne demek? Bizim şahsî bir emelimiz, bir gayemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin?” diyerek selâm vermeden odayı terk eder. Bu kadar sert davranma ve kapatmanın çok sürmesinin önemli bir sebebi olmalıdır. Dergi, İttihatçılar içinde bir grubun dinde reform peşinde olduğunu öğrenmiştir. Bunlar, “yirminci asırda dinden bahsolunamayacağı” düşüncesindedirler. Dergi bu bilgileri elde ederek konuya açıklık getirmeye çalışır. Bu yüzden kapatma işi, İttihatçı yönetimin iktidarını kaybetmesine kadar sürer. Tekrar çıkış, 4 Temmuz 1918 tarihli 361. sayı ile, devlet başkanının değişmesi sırasında yasağın kalkmasıyla mümkün olabilmiştir. Mütareke devrinde, İttihatçı uygulamasını işgalci sansürü aratmayacaktır. Dergi işgal kuvvetlerinin sansürü yüzünden bazen sayfaları boş çıkmıştır (Nisan 1919, S.403). Âkif’in yönetiminde Sebîlürreşad, doğruları, düşünce namusu olan bir dergidir. Uzun süreli kapatma cezası gelmeden önce, aslında Dâhiliye Nazırından bir uyarı almışlardır. Dergi idarehanesinde, evden gelen kuru fasulye yerken, bakanlık görevlisi, “Nazırın selâmını” getirir; “yazılarında o kadar ileri gitmemesi” isteğini iletmiştir. Âkif’in cevabı, “Nâzırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettiği müddetçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam!” olmuştur (Düzdağ, 2002, 74-76, 83). “Hanı Yağmaların” olduğu, “Bulgur Palasların” dikildiği bir dönemdir. Şöhretini kullanarak, yönetimle akçalı ilişkilere girerek “pay” alınabilecek bir yozlaşma devridir. Ama Sebîlürreşad, düşünce namusunu ve fikrî istikrarını korumada ısrarcı davranır. Halbuki aynı yıllar, devlet istediği için Âkif, Necid Çölüne gider, Berlin yollarına düşer. O siyasî çekişmelerin dişlileri arasına sıkışmadan, vatanseverliğini kırgınlıkların da üstünde tutarak üstüne düşenleri yapmaya devam etmiştir.
Derginin yayın hayatını güçleştiren zorluklar bu kadarla bitmemektedir. Hükümetin kâğıt yardımı kesildiği için çıkamadığı zamanlar olur. Temmuz 1914’te on beş gün, 1915’te beş ay yayınlanamaz. 19167da bir süre dergi eski Sırat-ı Müstakîm kapaklarının içine yeni sayıların kapağını basarak çıkar (Düzdağ, 2002,20, 34, 47, 51, 58, 60, 71). Dergi, çeyrek asırlık süreyle, kapanacağı 1925 yılına kadar çizgisini koruyarak yayın hayatını devam ettirecektir.

Millî Mücadele döneminde Eşref Edib
Bazı basın tarihçileri, Sebîlürreşad’ı, ne Millî Mücadele’yi ne destekleyen ne de aleyhtar olan yayın organları içine almaz. Hatta bu iki grup dışında kalıp bazen birini bazen diğerini destekleyen, Anadolu’daki direniş eylemine sempati besleyen gazeteler içine de almaz. Bu üç grubun dışında kalanlar içine kor (İnuğur, 1993, 337-350). Bu durum, bilimsel düşünce ve gerçeği arayış açısından aslında önemli bir sorunu öne çıkarmaktadır. Benimsediği değerler ve yayın politikası yönünden tasvip edilmeyen yayın organının, tarihe mal olduğu halde ideolojik bir yaklaşımla değerlendirilmeye tabi tutulması bir eksikliktir. Halbuki, Sebîlürreşad’ın Millî Mücadele tarihinde çok özel bir yeri vardır. Ve bu özel yer ve hizmetlerinin, gerçeğe sahip çıkma sorumluluğu içinde ortaya konması gerekmektedir.
Millî Mücadele dönemi, gazeteci-yazar kesiminin savruluş yıllarıdır. İngiliz muhibbi, Amerikan mandacısı olanların çoğunluğu, basın mensupları içinden çıkar. Sonradan saygınlıkları artan Halide Edib Adıvar (1884-1964), Ahmet Emin (Yalman, Vakit, 1888-1972), Yunus Nadi (Abalıoğlu, Yenigün, 1880-1945), Ali Kemâl (Sabah, 1867-1922), Celâl Nuri (İkdam, 1877-1939), Rauf Ahmet, Necmettin Sadık (Akşam,1890-1953), Mahmut Sadık (Yeni Gazete), M. Cemâl (Zaman) manda savunucularıdır (Erol, 1972, 36, 65).
Aynı dönemde yaşayan, çok daha yerli, içten ve halkının yanında yer alan yazarlar da bulunmaktadır. Bunların başında, Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) ve arkadaşı Eşref Edib anılabilir. Onlar; değil bir yabancı ülkenin kanadı altına sığınarak manda ve himaye isteyip, İngiliz Muhipler, Wilson Prensipleri Cemiyeti kurmayı; “vatanın harim-i ismetine” saldıran güçleri, “tek dişi kalmış canavar” görürler. İşgal, zulüm, saldırı karşısında boyun eğmenin tam tersi, bilenen ve bileyen bir direniş ruhuna sahiptirler. O direniş ve hayatta kalış ruhunu, yazıları, şiirleri, vaazları, sohbetleri ile topluma aşılamaya çalışırlar. Sebîlürreşad, en güçlü araçlarıdır. Yirmi beş yüzyıldır istiklâlini koruyan Türklerin istiklâlsiz yaşayamayacağını savunurlar (E.Edip, 1962, 129). Bizzat, Balıkesir, Kastamonu, Ankara, Konya, Kayseri, Sivas gibi önemli şehirler başta olmak üzere yurdun birçok köşesine ulaşırlar. Ulaşamadıkları yerlere de düşüncelerini Sebîlürreşad taşır. Akif ve Eşref adlı candan ikili, sadece ideal birliği yapmış, kader birliği etmiş, birbirine güvenen yoldaşlar değildirler. Birbirlerini tamamlayan kader ortağıdırlar. Akif, İzmir’in işgalinden sonra Balıkesir’e gelir. Cami vaazları, milletin haykıran şairinin; yürekleri coşturan, mücadele azmini bileyen manifestolar gibidir. Sevr Anlaşması ve Millî Mücadele hakkındaki Kastamonu Nasrullah Camii’ndeki coşkulu vaazı, 1921’de basılarak bütün vilâyetlere ve cephelere dağıtılır. O konuşmaları, dikkatli ve titiz bir zabıt kâtibi gibi yazıp-kayda geçiren, hafızaların unutmasına terk etmeyen Eşref Edip’tir.
Sebîlürreşad, Millî Mücadele dönemi içinde çıkan 306 yayın organından biri belki en etkin olanlarındandır. O kısa dönem içinde İstanbul, Ankara, Kastamonu, Kayseri gibi şehirlerimizde çıkmış. Bazı sayıları farklı matbaalarda basılarak çoğaltılıp asker ve halka dağıtılmıştır. Sakarya Savaşı’ndan önce Ağustos 1921’de Kayseri’ye taşınan Sebîlürreşad, Sakarya Zaferi’nden sonra tekrar Ankara’da yayımına devam etmiştir (Güner-Kabataş, 1990, 360, 374).
Sebîlürreşad’ın geç de olsa Millî Mücadele içindeki rolü, etkileri, hizmetleri ile ilgili birinci elden bilgiler yayınlanmıştır. Bunlardan birisi, Hayrettin Karan tarafından bizzat Eşref Edip’ten dinlenip not edilerek yirmi sayılık dizi yazı halinde yayımlanmıştır (Karan, 1956-1957, 234/1-258/20). Karan’ın belirttiğine göre Mehmet Âkif, manzum olarak Millî Mücadele’yi anlatmak üzere bir plân kurmuş fakat, gurbet hayatı, Kur’an mealiyle meşguliyeti ve rahatsızlığından buna fırsat bulamamış, sözlü olarak anlatmadan da hoşlanmamıştır. Eşref Edip de Âkif gibi düşünmektedir. Zira o dönem yapılan hizmetler, “karşılık beklemeksizin Allah için, millet ve memleket için yapılmıştır”. Onların bir övünç vesilesi gibi anlatılması uygun değildir. Zaten İstiklâl Mahkemelerinde de açıklamaya zorlandığı için bazılarına mahcubiyet içinde temas etmiştir. Fakat, aradan geçen çeyrek asırlık zaman o dönemin bilinmesine, kalıcı olarak kaydına da gerek duyurmaktadır. Âkif vefat etmiştir. Yıl 1956’ya gelmiştir. Karan’ın ısrar ve iknası üzerine, “Sebîlürreşad’ın yazar ve sahibi sıfatıyla, çalışmaları onun manevî şahsiyetine mal etmek” kaydıyla bir plân dahilinde Eşref Edip, hatıralarını anlatır ve not tutulmasını sağlar. Daha sonra “Sebîlürreşad’ın Romanı- Sebîlürreşad İstiklâl Mahkemelerinde” başlığı altında uzun soluklu bir dizi yazıyı bizzat kendisi kaleme alacaktır. Burada faydalanılan kaynaklardan birisi de odur.
Sebîlürreşad, Birinci Dünya Harbi ardından yapılan Ateşkes anlaşmasından sonra zor günler yaşar. Milletin kaderini paylaşır. “Derin bir keder ve ıstırap” içinde işgali tadar. Mandacılarla mücadele eder. Mandanın, yabancı bir devletin koruması altında yaşamanın getireceği felaketi anlatmaya çalışır. Ama “sesi sansör tarafından boğulur”. İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da düşmana karşı harekete geçen millî kuvvetleri destekler. Bu destek sözle ya da içten geçen bir niyet tarzında değildir. Balıkesir’de bir avuç insan, sınırlara dayanan düşman güçlerine karşı imkânsızlıklar içinde direnmektedir. “Halk heyecan içinde, kararan ufuklarda bir ümit ve teselli ışığı” arar vaziyettedir. İşte öylesine bir ortamda, Sebîlürreşad ekibi Balıkesir’e giderler. Çarşı ve mahallelerde davullarla bu geliş duyurulur. “Baş muharrir, büyük İslâm şairi Mehmet Âkif’in Zağnos Paşa Camii’nde Cuma namazından sonra hutbe irad edeceği” haber verilir. Halk akın akın camiye gelir. Cami, avlusu dolar. Taşlar, topraklar üzerinde çoğu namazını kılar. Âkif de heyecanlıdır. Önce “Cihan alt üst olurken seyre baktın, öyle durdun da/Bu gün serserisin, derbedersin, kendi yurdunda” diye başlayıp, oturup ağlamakla bir yere varılmayacağını, birleşip-birlik olarak yeniden mücadeleye atılınması gerektiğini haykıran beyitlerini okur (Karan, 1956, 235/152-153).
Hayat herkesin hakkıdır. Ama o hakkı alabilmek için mücadele vermeyen alamamaktadır. Hayat hakkımızı alabilmek için de birlik olunması gerekmektedir. Yabancıların araya ektiği ayrılıkları gidererek tek bir bütün halinde düşmana karşı gelinmesi gerekmektedir. Bu vatanî görev, dinî bir farz halinde herkesin üstüne düşmektedir. Hiçbir kimsenin kenara çekilerek seyirci kalma hakkı yoktur. Zira düşman kapılarımıza dayanmış içeri girip namus ve şerefimizi çiğnemek istemektedir. O namert taarruza karşı, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar herkesin karşı koyması “farzı ayin”dir. Üstelik Balıkesir civarının insanı dün, Rumeli’yi fethederek büyük fedakârlıklar göstermişti. Bugün de o geçmiş kahramanların torunları Anadolu’yu koruma konusunda diğer vilâyetlere örnek olmak zorundadır. Bu doğrultudaki hutbe, halkın gönüllerini coşturup, onların kederlerini dağıtmıştır. Kürsüden inip aralarına karışan Âkif’in eline sarılıp kucaklaşırlar. Âkif, halkın ardından silâhlı mücahitlerle, onların idarecileri ile görüşür. Millî kuvvetlerin oluşmasında büyük rolü bulunan Hasan Basri Çantay’a birkaç gün misafir olduktan sonra İstanbul’a dönerler. Tabi cami konuşmalarını Eşref Edip not tutmuştur. Bu notların bir özeti derginin 458. sayısında (12 Şubat 1920) yayınlanır (Karan, Ocak 1957, 236/173). Âkif’in konuşma metni, Balıkesir’de çıkan İzmir’e Doğru gazetesinin 1 Şubat 1920 tarihli 24. sayısında da yayınlanmıştır. Gazete Âkif’in konuşmasını camide bulunamayanların faydalanması için verirken, o günün durum tespitini şöyle yapar: “Sebîlürreşad cerîde-i İslâmiyesi baş muharriri ve Müslümanların büyük şairi Mehmet Âkif Beyefendi ile cerîde-i mezkûr sahip ve müdürü Eşref Edip livamızı teşrif etmişlerdi. Bundan bilistifade üstad-ı muhterem Âkif Beyefendi hazretlerinin bir mev’ıza irad buyurmalarını kendilerinden rica ettik. Müşarunilyh lütfen isâf ile Kanunusaninin yiğirmi üçüncü günü Zağnos Mehmet Paşa Cami-i şerîfinde Cuma namazından sonra beliğ bir mevıza irad buyurdular. Büyük bir cemaat-ı Müslimîn huzurunda verilen bu hitabe binlerce Müslüman kalplerini heyecana getirdi, ağlattı, zaten müttehîd olan ruhlardaki birliği bir derece daha te’yîd etti. Hele ruh-ı İslâmı terennüm eden bu şair-i muazzamımızın kendi asâr-ı bedîalarından olmak üzere mevizadan mukaddem inşad ettikleri şiir-i Güzîn, cemaati o kadar müteessir etti, o derece galeyana getirdi ki herkes mest ve medhoş oldu. Hulasaten zabt edilen bu mevızayı cami-i şerîfde bulunamayan ihvan-ı din ile livamız halkını da müstefîd etmek için neşrediyoruz.” Gazete, açıklama ardından hem Âkif’in okuduğu şiiri hem de konuşmasını verir (İzmir’e Doğru, 1 Şubat 1336 (1920), s.2). Âkif konuşmasında, “Hayat. herkesin hakkıdır. Evet, bütün mahlûkat-ı ilâhiye hakk-ı hayata maliktir. O halde Allah’ın diğer mahlukları arasında biz de yaşamakta haklıyız. Lâkin bilirsiniz ki, haklı olmak başka, haklı çıkmak yine başkadır.” Diye başlayarak hakkın geri alınması için mücadele edilmesi gereğini vurgular.

Sebîlürreşad, TBMM’nin Özel Postası
Sebîlürreşad ekibinin Balıkesir’e gidip oradaki Millî Kuvvetlerle bağlantı kurdukları İngilizlere jurnal edilmiştir. İngilizler, bunun üzerine Sebîlürreşad’a baskıyı artırır. Sansör yazılarını “hurdahaş” eder. Bazen bir çok sayfası bembeyaz çıkar. Fakat bu arada Sebîlürreşad, üstüne düşenden fazlasını tehlikeyi göze alarak yapmaya devam etmektedir. Bunlardan birisi, Hindistan’daki İslâm düşünürlerinden Hüseyin Kıdvay’ın İngiliz ve diğer işgalcilere karşı “ateş püsküren, Türkleri müdafaa eden “İslâm’a Çekilen Kılıç” adlı eserini İngilizce’den çevirerek” her türlü tehlikeyi göze alıp gizlice Anadolu’ya sevkidir. İngilizler daha sonra eserin kim tarafından çevrilip, hangi matbaada bastırıldığını bulamamışlardır. Ayrıca Sebîlürreşad, bir süre TBMM’nin kurulduktan sonra özel postasını idare eder. Kuryenin getirdiği Ankara’nın özel postası, dergi idarehanesine bırakılmakta, M.M. Grubundan bir subay gelip almaktadır. Gizli posta işinde müderris Hasan Lâmi Efendi’nin de çok vatanperver çabaları görülmüştür. Anadolu’da birlik olunması gerektiğine inanan dergi o birliği sağlamak üzere Mustafa Kemâl’in Anadolu’ya geçişin memnuniyetle karşılamıştır. Ardından da Mustafa Kemâl’in başkanı olduğu meclisin istihbarat bürosu gibi hizmetini vermiştir (Karan, Ocak 1957, 237/184).

Anadolu’ya Geçiş
Daha işgal altındaki İstanbul’da iken Anadolu’daki millî hareket lehine tavır almaktadır. Dergi idarehanesinde bir konuşma sırasında birisi, Anadolu hareketinin bir ittihatçılık eseri olduğunu söyler. O zamana kadar söze karışmayıp, sessizce dinleyen Âkif, birden heyecanlanarak sözü söyleyene dönüp: “Hayır, artık buna İttihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el birliği ile sarılmalıdır.” der (Düzdağ, 2002, 251).
Sebîlürreşad’ın o hali ile daha uzun süre İstanbul’da kalması zordur. Bir gün, Eşref Edip, Âkif’le dergide konuşurken ilk mecliste milletvekili olan Ali Şükrü gelir. “Hazırlanın gidiyoruz” der. Zira Ankara’dan Sebîlürreşad, çağırılmaktadır. “Ali Şükrü; “Paşa sizi istiyor. Sebîlürreşad’ın Ankara’da intişarı, millî hareketin manevî cephesini kuvvetlendirecektir” der. Bunun üzerine Ali Şükrü ile Mehmet Âkif’in, Üsküdar’dan İngiliz hatlarını yararak geçmesi, ardından Eşref Edib’in, İstanbul’daki işleri yoluna koyarak Karadeniz yoluyla İnebolu’ya çıkması kararlaştırılır. Artık İstanbul’da “yapılacak iş” kalmamıştır. Anadolu’da daha faydalı olunacaktır (Karan, Ocak 1957, 237/184-185). Âkif’le Ali Şükrü, bir-kaç gün sonra yola çıkarak, sapa yollardan İngiliz hatları geçip Ankara’ya ulaşırlar (Karan, 238/201).

Fetva Meselesi
İngilizler, Anadolu’ya geçişi engellemek için tedbirleri sıkıştırırlar. Bu arada “millî kıyamı”, toplum gözünde gayri meşru duruma düşürmek amacıyla bir fetva yayınlatmak isterler. Şeyhülislâm Haydarîzâde İbrahim Efendi, bilgin hamiyet sahibi, edip, vatansever birisidir. Eşref Edib’in de yakın dostudur. İngiliz isteklerine karşı direnir. Zorlandıkça Eşref Edip de dayanması için telkinde bulunur. Çünkü o Şeyhülislâmlık makamında bulundukça İngilizler istedikleri fetvayı alamayacaklardır. Fakat bir süre sonra dayanamayınca İbrahim Efendi çekilir, yerine Dürrizâde atanır. Eşref Edip, Sebîlürreşad sahibi sıfatıyla ziyaretine gittiğinde kendisinin Meşihat makamına fetvayı çıkarmak için getirildiğini, çıkarırsa “ilelebet tarihin tenkit” edeceğin belirtir. Fakat Dürrizâde, İbrahim Efendi gibi direnemeyecektir (Karan, 238//202).

Kastamonu’ya Yolculuk
Eşref Edip, İstanbul’da işleri düzenledikten sonra, yanına ailesini de alarak deniz yoluyla İnebolu’ya oradan hâkim olan kayınpederinin de bulunduğu Kastamonu’ya geçer. İstanbul’da iken Anadolu’nun dağı-taşı ayağa kalkmış hareket halinde, sanmaktadır. Kastamonu’da bir faaliyet görülmemektedir. Eşref Edip, vali ve komutanla görüşür. Vali daha önce teşebbüs ettiklerini ama halkı harekete geçiremediklerini açıklar. Eşref Edip’in bir daha deneme teklifine olumlu bakar.
Eşref Edip’in kafasında halkı kıyama kaldırmanın yanında ülkenin tümünü moral yönden etkileyebilecek Veliaht Abdülmecit Efendi’yi Anadolu’ya geçirme plânı vardır. İstanbul’da iken Âkif’le birlikte kendisini ziyaret etmiş kendisi ile defalarca görüşmüşlerdir. Abdülmecit Efendi’nin çocuklarına, Âkif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) Arapça dersleri vermektedir. Anadolu’ya kaçırma plânını da rasathane müdürü sonra Konya Milletvekili olan Fatin Gökmen yapmıştır. Ankara ile valilik aracılığı ile şifreli görüşmeler yapılır. Mustafa Kemâl de olayla yakından ilgilenir. Veliahda eski yaveri Yüzbaşı Yümni (Üresin 1898–1961, sonra Bilecik Milletvekili, Ulaştırma Bakanı 1952–54, bk. Öztürk IX/VII, 153-154) gönderilir. Bunun üzerine Yümni Bey’e Kastamonu nüfusundan “Tüccar Hatipzâde Mehmet Cemil” kimliği verilerek gönderilir. Zira kendisi Nemrut Mustafa divanından idam mahkumudur. Tehlikeyi göze alarak yanında satış için güya numune olarak aldığı keten-kenevir örneği ile İstanbul’a gider. Abdülmecit Efendi ile görüşür. Ama önce olumlu cevap veren veliaht, gelmekten vazgeçmiştir (Karan, 239/213–214).

Kastamonu’da Millî Kuvvet Teşkili
Eşref Edip, Kastamonu Valisi’nin izni üzerine Polis Müdürü ve bazı ileri gelenlerle nasıl harekete geçilmesi gerektiğini düşünürler. Artık işi yalnız dergi patronluğu, gazetecilik değildir. İnebolu’dan Kastamonu’ya doğru inerek, Ankara’yı kuzeyden kuşatmak isteyen düşmana karşı halkın bizzat örgütlenmesi gerekmektedir. Kastamonu halkının toplantı yeri Yılanlı Dergâhı’dır. Her mahalleden muhtarla beraber üçer kişiyi Cuma günü toplantı yerine çağırırlar. Eşref Edip, kürsüye çıkarak durumun Kastamonu için vahametini ortaya koyan bir konuşma yapar. Yunanlılar İnebolu’ya çıkarmak üzere bir askerî güç hazırlamaktadırlar. Ankara’yı kuzeyden kuşatacak güç önce Kastamonu’yu vuracak, burası feci bir vaziyete düşecektir. Kastamonu’nun kahraman halkının böyle kayıtsız kalmaları uygun mudur? İnsanları, canlıları değil cansız varlıkları bile harekete geçirmesi gereken bir vaziyet karşısında kayıtsız kalmak doğru mudur? Halk hayret ve dehşet içinde kalmıştır. Birisi, genelde benzer olan resmî tavrı ele varan bir açıklama yapar: “Vali bey de bizi harekete geçirmeğe kalkıştı. Fakat böyle vaziyetin ciddiyetini anlatmak suretiyle değil, cebir ile jandarma ile yapmak istedi. Halk münfail oldu. Kimse iştirak etmedi.” Artık durum anlaşılmıştır. Halk mevcut Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına örgütlenir. Eşref Edip cemiyet reisi adına bir beyanname yazar. Vilayetin izni ile basılıp dağıtılır. “Yan gelip yatılacak, yahut ye’se düşüp kadınlar gibi ağlayacak zaman değildir.” Silâhlanıp, askerî birlikler oluşturarak millî ordunun hazırlanması gerekmektedir. Bunun için “mahalle mahalle, köy köy” belli vakitlerde tâlim edip, Cuma günleri dükkânları kapayarak hep birlikte genel resmî geçitler yapılmalıdır. “Cuma günü zaten Müslümanların bayramıdır. O günü vatan ve millet işlerine hasredelim. Silâhlarımızı silelim. Hayvanlarımızı besleyelim. Bölükler, taburlar teşkil edelim. Bütün bu işleri kemâli intizamla gürültüsüz, Müslüman’ca yapalım.” (Karan, 240/232-234).
Beyannamenin, polis, jandarma ve gençler tarafından her tarafa dağıtılması etkili olmuştur. Depolarda eskiden kala ne kadar silâh varsa, balta ve mızraklara varıncaya kadar halk kapışır. Evlerdeki silâhlar alınır. İkindiye kadar herkes işini yapacak ikindileri eğitim karargâhında buluşulacaktır. Mahalle mahalle yarışa sokularak halk eğitime katılır. Gelmeyen erkek kalmaz. Kadınlar bile harekete geçer. Çocuklar eğitim yerini bayram alanına çevirir. 2 Ağustos 1920 ilk Cuma günü bütün hükümet erkanının da katıldığı tören yapılır. Camilerden “Kelime-i Tevhit yazılı sancaklar” önde olduğu halde bölükler toplanır. Tasavvur edilmedik bir “millî kıyam” görüntüsü vardır. Bölük önlerinde baltalı, kalkanlı kimseler bile vardır. İntizam içinde, “ufak bir kargaşa bile” olmadan Amedan Çayırında toplanılır. Müftünün duasından sonra konuşmalar ve toplu gösteri eğitimi yapılır. Ardından halk, “takımlar, alaylar halinde müsellah bir ordu şeklinde şehre” döner (Karan, 241/245-246). Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın (Peker) ifadesi ile, düzenli eğitimlerle kısa sürede Kastamonu halkı “âdeta bir ordu kurmuş, Kastamonu da bu ordunun karargâhı olmuştur.” (Karan, 242/266).
Çalışmalar böyle devam ederken hiç umulmayacak bir gelişme olur. Kastamonu Valisi, Eşref Edib’in Fırka ve Jandarma Komutanları, bütün subaylar, halkı silâhlandırıp hazırlayarak Ankara’ya yürümek istediği yolunda bir jurnalle Ankara’ya bildirir. Telgraf Müdürüne, Eşref Edip veya Kastamonu’dan bir kişinin Ankara’ya telgraf çektirmemesini emreder. Kendi ve ileri gelen yöneticileri yanına alarak şehir dışına çıkar. Ankara’dan, ihbar üzerine emrinde bir müfreze ile Muhiddin Paşa gönderilir. Valinin aslında E. Edib’in yerine vali olabileceği evhamı ile gelişen durum ciddidir. Polis Müdürü kanalıyla da Eşref Edip bir subay nezaretinde arabaya bindirilerek Taşköprü-Boyabat üzerinden Sinop’a gönderilir (Karan, 243/286-288). Vali Yol üzerindeki Taşköprü Kaymakamına, “Eşref Bey ile temas mucib-i idamdır” şifre emrini de göndermiştir. Yalnız hamiyet sahibi bir asker, kaymakamın elindeki telgraf emrini alıp yırtarak Eşref Edib’in Kastamonu’daki muhtevada toplanan halka konuşma yapmasını ister. Ankara hükümetini korumak için “millî teşkilât yapmağa” teşvik edilen Taşköprü halkı kendisini alkış tufanına tutar (Karan, 244/302–303). Oradan Boyabat yoluna düşerler. Yolda iki çarşaflı kadını arabaya alarak götürürler. Bunlar, Ankara Hükümetinin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemâl Bey’in yakınlarıdır. Onlar vasıtası ile Yusuf Kemâl Bey’le görüşüp durumu anlatırlar. Yusuf Kemâl, dönüşte durumu düzelteceğine söz verir. Ayrıca Ankara’da Dahiliye Vekâleti’ne “Millî Mücadele’ye fîsebîlillâh hizmet için gelen fedakâr adamlara böyle muamelede bulunmak memlekete ihanetten başka bir şey değildir, derhal bu hatayı tashih etmek icabeder” diye telgraf çekilmiştir. Evhamlı vali Cemâl Bey’in yanlışını düzeltmek üzere durumu haber alan Âkif, önce bakan Doktor Adnan Bey’le görüşüp ardından Kastamonu’ya koşar. Temaslar sonucu Sinop’tan serbest bırakılan Eşref Edip’le buluşurlar (Karan, 245/311–312).
Âkif’in gelişi, dönemin en etkili telkin çalışmasının yapılmasını sağlar. Kastamonu Nasrullah Camii’nde halka hitap eden Âkif, Sevr Anlaşmasının asıl çehresini halka anlatır. Onların bizden istedikleri, ne bazı vilâyetler, ne de bir sancaktır. Onlar doğrudan başımızı ve gövdemizi, hayatımızı, devlet ve dinimizi istemektedir. Sevr, bizi mahvetmek için hazırlanan bir barış paçavrasıdır. Onun için “o murdar paçavranın” büsbütün parçalanması gerekmektedir. Atalardan bize emanet kalan “din-i mübîn” Allah’ın bir emanetidir. Savaş meydanlarında kendisi şehit düşüp İslâm bayrağını düşürmeyen atalarımız gibi, emanete sahip çıkıp bu güzel toprakların düşman istilâsından kurtarılması gerekmektedir. Âkif, duyguların şaha kalktığı bir sırada coşkuyla uzun veciz duasını yapar: “Boğuyor âlem-i İslâmı bir azgın fitne/ Kıtalar kaynayarak girdi o girdap içine.. Müslüman yurdunu her yerde felâket vurdu,/Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu./O da çiğnendi mi çiğnendi demek şer-i mübîn/Hâkisâr eyleme yâ Rab onu olsun! Amin!” (Karan, 251/14–15). Eşref Edip’in kayda aldığı bu cami vaazı, Sebîlürreşad’ın 464. sayısına alınıp Kastamonu matbaasında günlerce çalışılarak on binlerce basılıp-dağıtılır. Aynı sayı çok miktarda Ankara’da ikinci baskısını yaparak dağıtılır. İkinci baskının da bitmesi üzerine belki bir dergi tarihinde ilk görülecek şekilde üçüncü baskısı yapılarak dağıtılır. Dergi, Anadolu’nun büyük camilerinde, toplantı yerlerinde okunur. Diğer taraftan El-Cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa, aynı sayıyı Diyarbakır Matbaasında bastırıp çoğalttırarak bütün cepheye dağıttırır. Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van vilâyetleri ile çevredeki illere gönderilir. Âkif’in Nasrullah Camii vaazı, Diyarbakır Camii Kebîr’inde Cuma namazından sonra halka okunur. Âkif, benzer konuşmaları Kastamonu’nun kazalarını dolaşarak oralardaki camilerde de yapar. O konuşmalar da dergide yayınlanır. Ayrıca kitap haline getirilerek tekrar basılıp dağıtılır. “Millî Mücadelenin mahiyeti, bu kadar açık bir dille halkın anlayabileceği surette” daha önce anlatılmamıştır. Sebîlürreşad, millî direnişin “manevî cephesini” kuvvetlendirmektedir. (Karan, 252/31; Şengüler 1992, 9/257-353). İnanç, ümit, cesaret ve fedakârlık telkin eden konuşmalar sadece Eşref Edip, Mehmet Âkif’e ait değildir. Onlarınki Kastamonu’da direniş ateşini yakıp-körükler. Ardından yapılan irşat çalışmaları, mitingler ve toplantılarda temel muhteva aynıdır denebilir. Sakarya Savaşı’ndan hemen önce yapılan bir mitingde o sıra İstiklâl Mahkemesi Başkanı olarak Kastamonu’da bulunan Mustafa Necati, işgaller, vatanın istilâsı karşında halka direniş görevini şöyle hatırlatır: “Bu ulvî vazifeyi bize Allah verdi. Çünkü Hâlik, Türk Milletini İslâmiyet’in müdafaasına memur etti.” Cumhuriyet devrinde Millî Eğitim Bakanı iken vefat eden Mustafa Necati, daha da coşarak; “Şu dakikada kulaklarım semâdan ilâhî bir sadâ işitiyor” diyerek “Allah’ın bize verdiği vazifenin” “İslâmiyet’i devirmek isteyen, bâkirelerin namusunu parçalayan, hemşireni boğazlayan” düşmana karşı durmak, savaşan orduyu desteklemek olduğunu belirtiyor. “Senin davan İslâmiyet’in davâsıdır ve biz de İslâmiyet’in davâsı için seninle sonuna kadar seninle beraberiz.” (Eski, 1995, 43–44).
Sebîlürreşad ekibi, Kastamonu’da sadece halkla değil, Kastamonu basını özellikle Açıksöz gazetesi ile de iyi ilişkiler kurar. Mehmet Âkif’in Kır Ağasının Rüyâsı, Köse İmamın Dertlerinden, Ey Müslüman, Umar mıydın, Yeis Küfürdür, Ey Cemaat Uyan, Leylâ gibi şiirleri bu gazetede yayınlanır. İstiklâl Marşı, Sebîlürreşad’dan sonra ilk defa Mehmet Âkif’in el yazısı ile 21 Şubat 1921 tarihli Açıksöz’de çıkar. Millî Mücadele’nin yanında yer alan Kastamonu ve basınına karşı Âkif ve arkadaşlarının özel bir sevgileri vardır (Eski,1995, 11).

Mustafa Kemâl’le Görüşme
Kastamonu’da üç sayı (464, 465, 466) çıktıktan sonra dergi, başyazarı Âkif’le birlikte Ankara’ya taşınır. M. Kemâl’in isteği üzerine Eşref Edip ve Âkif, istasyondaki küçük bir odada görüşmeye kabul edilirler. Mustafa Kemâl: “Kastamonu’daki vatanperverane mesainizden çok memnun oldum. Sevr Muahedesinin memleket için ne kadar feci bir idam hükmü olduğunu Sebîlürreşad kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi. Manevî cephemizin kuvvetlenmesine Sebîlürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim. Ben sizin daha İstanbul’da iken de Millî Mücadelemize yaptığınız hizmetlerinizi bilirim. Kastamonu’da iken geçirdiğiniz kaza da şayanı teessüftür. Valinin şahsi endişeleri hükümeti şaşırttı, yanlış karara sevk etti. Geçmiş oysun. Böyle zamanlarda hatalara bakılmaz, sizin samimiyetinizi, millî davaya karşı candan bağlılığınızı Anadolu’da neşrettiğiniz nüshalar tamamıyla gösterdi.” der. Âkif, “hemen hiç konuşmamıştır”. “Çok açık ve fazla konuşan” derginin sahibi olarak Eşref Edip’tir. Abdülmecit Efendi’nin Anadolu’ya gelmekten niçin vazgeçtiği konusunu da konuşurlar. Yalnız Eşref Edip, 1957 yılında yayınlanan bu hatıratında “şimdi açıklanması münasip olmayan” kaydını düşerek Atatürk’le konuştukları bazı konular hakkında bilgi vermez. Ama çıktıktan sonra çok açık ve fazla konuştuğu için Âkif, Eşref Edip’i paylar ve kızgınlığını yol boyunca muhafaza eder.

İslâm Birliği
Fakat E. Edip, Paşa ile açık konuşmaya bundan sonra da devam eder. Çünkü o, “açık konuşan”dan memnun olmakta, “samimiyetle söylenen hiçbir söze” darılmadığı gibi itimat etmektedir. Paşa bir defasında yaptığı Meclis konuşmasında eski Kanunu Esasi aleyhinde bulunarak “İttihad-ı İslâm fikrini bir hayal” diye tenkit eder. Yorgun düştüğü toplantıdan sonra Başkâtip Recep (Peker)in odasına gider. Herkes tebrik eder. Aralarında Eşref Edip de vardır. “Sen ne dersin buna ey Molla Sırat?” der. E. Edip, açık konuştuğunu belirterek konuşmasının bir kısmını beğendiğini bir kısmını ise beğenmediğini söyler. Paşanın sorması üzerine beğendiği kısmı açıklar: “Meşrutiyet Kanunu Esasisi aleyhinde bulundunuz. Biz de öteden beri bu Kanunu Esasinin, milletin ahvali ruhiye ve ictimaiyesine uygun olmadığını yazıyorduk. Zamının ricali bize mürteci, derlerdi. Şimdi siz de bizim safa geçtiniz.” Paşa, bu cevaptan hoşlanarak kahkahayla güler ve beğenmediği kısmı sorar. Eşref Edip, bu kısımda kendisi ve Sebîlürreşad ekibinin görüşünü özetle ortaya kor: “İttihadı İslâm fikrini tenkit ettiniz. Bugün İslâm mütefekkirleri, böyle sizin tasvir ettiğiniz gibi anlamıyorlar. Bütün dünyadaki Müslüman milletlerin bir devlet halinde idareleri tabii imkânsız bir şeydir. Fakat İslâm devletleri arasında kültür birliği, iktisadî birlik, muhtelif sahalarda anlaşmalar, ittifaklar akdi pek âlâ mümkündür. Türkler asırlarca Ehli Salip ordularına karşı geldikleri için bütün İslâm milletleri Türkleri baş olarak tanımaktadırlar. Büyük davalarda, gelici geçici bazı şayânı teessüf hâdiselerin ehemmiyeti yoktur. Bu itibarla yeryüzünde yüzlerce milyon yekûn tutan bu dağınık kuvvetleri derleyip toplamak neden bir hayal olsun, neden imkânsız bir şey olsun? Dünya İslâm milletleri arasında bunu yapabilecek ancak Türk milletidir. Çünkü arz ettiğim veçhile bütün Müslüman milletler, Türkü önder tanımışlardır. Bu suretle bu yüzlerce milyon halkı zamanın icabı veçhile cihan siyasetinin müsaadesi nispetinde mümkün olan bağlarla bağlamak ihmal edilecek bir siyaset midir? Bu itibarla cihan siyasetinde üçüncü bir kuvvet teşkiline yol açılmış olur ve bunun başında da Türkler ve zatıâliniz bulunur.” Bu sözler üzerine Mustafa Kemâl, “Sen derin bahislere daldın. Şimdi bunların münakaşa sırası değil. Görüyorsun ya yorgunum. İnşallah başka bir zamanda bu yüksek ideali konuşuruz. Ben kürsüde siyaseten öyle söyledim. Siz yine bildiğiniz gibi yazarsınız.” der. Bu önemli bir tavırdır. Bazı fikrî farklar belli olmasına rağmen M. Kemâl, ne Âkif’e ne de Eşref Edip aleyhinde konuşmamıştır. Urfa Milletvekili Ali Saib’in Eşref Edip ve Kırşehir milletvekili Müfit Hoca aleyhine konuşması üzerine kürsüye gelen M. Kemâl, Müfit Hoca hakkında şiddetli sözler söylediği halde E. Edip aleyhine tek kelime sarf etmez. Çünkü Âkif’in de E.Edip’in de “siyasî hiçbir emel ve ihtirasının olmadığını herkesten ziyade” bilmektedir (Karan, 254/58-60).

Ankara’da İslâm Kongresi
Eskişehir bozgunundan önceki günlerdir. Millî Mücadele liderinin “Ankara’da bir İslâm Kongresinin yapılmasının faydalı olacağına aklı yatar”. Bu konuda Sebîlürreşad’ın 21 Mart 337 (1921) tarihli 476. sayısında E. Edip, İslam toplumlarının ayrılık sebeplerine kapılarak parçalanıp yaman bir azaba uğradıklarını bunun için ortak dertlere ortak çözüm aramak gerektiğini belirterek şöyle yazar: “Anadolu’da bir İslâm Kongresinin teşkili o kadar mühim bir hadisedir ki, bütün Müslüman efkârı üzerinde azîm tesirler husule getirecek, bütün meyus gönüllere yeni bir nefha-i ümit ve hayat bahşedecektir.” Sebîlürreşad’ın 21 Mayıs 337 (1921) tarihli 481. sayısında ise, İngilizlerin Mekke’de bir İslâm Kongresi toplama hazırlıklarının haberi yer alır. Aynı kongreyi Mısır’da toplamak isteyen İngilizler oradan yüz bulamayınca, Birinci Dünya Harbi’nde kendi yanlarında yer alan Mekke Emiri’ne müracaat etmişlerdir. Türkiye’ye karşı reva görülen zulümlerin İslâm âleminde meydana getirdiği galeyanı boğmak istemektedirler. Anadolu’da gelişen hareketin, Müslüman toplumların bir araya gelerek kurtuluş ve bağımsızlık çareleri görüşmelerine meydan vermemek için harekete geçmişlerdir. Eşref Edip’in yazıları doğrultusunda Matbuat Müdürü Hüseyin Ragıp Bey de Hakimiyet-i Milliye’de İslâm Kongresi fikrini savunmuştur. Bu tür gelişmeler olurken Hüseyin Ragıp, M. Kemâl’den bir emir getirir: “Paşa böyle bir kongrenin burada toplanmasını çok ehemmiyetle telâkki etti. Derhal bir büronun teşkilini emretti. Sen, Âkif Bey, Şeriyye Vekili Mustafa Fehmi Efendi, Başkatip Recep Bey, dördünüzün bu işle meşgul olmasını tensip buyurdular. Yarın derhal Recep Bey’le temas ediniz, işe başlayınız.”
Eşref Edip, bu haberi zaman geçirmeden M. Âkif’e müjdeler. Ertesi gün dört görevli, İstasyon binasında bir küçük masa başında toplanırlar. Kongre esaslarını kararlaştırmaya, dünyadaki İslâm devlet ve milletlerini tespit ve kimlerin davet edileceğini kararlaştırırlar. Komisyon bir de beyanname hazırlayacak, Paşa imzalayacaktır. Beyannameyi Âkif’le Eşref Edip yazacaktır. Âkif, Eşref Edip’e, “muhtasar, müfit, güzel bir şey yapalım. Sen bir şey karala sonra ben tashih eder üzerinde biraz işlerim” der. Eşref Edip, hazırladığı yazıyı Âkif’e verir. Âkif, uzun bularak, kısaltacağını söyler. Ankara’da İslâm Kongresini toplamak üzere belirlenen heyet, bir-kaç defa daha toplanır. Haberi alan milletvekilleri ve ulema sevinip heyecanlanmıştır. Fakat bu sıra, Eskişehir bozgunu olur. “İttihad-ı İslâm”a vesile olacak “bu güzel fikir ve bu muazzam teşebbüs” geri kalır. Siyasi durumun değişmesiyle büsbütün başka şekil alır. E. Edip, kongre toplanmış olsaydı işlerin farklı gelişeceğini, düşman güçlerinin Anadolu’nun göbeğine kadar ilerleyemeyeceğini belirtir.

Kayseri’ye Yolculuk
Eskişehir bozgunundan sonraki panik güçlü olur. Ankara-Polatlı yakınlarına kadar düşmanın gelmesi, devlet merkezinin güvende olmadığı düşüncesini doğurur. Bunun için merkezi Kayseri’ye taşıma tartışmaları yapılırken diğer taraftan, fiilen askerî gücün hareket kabiliyetini zayıflatacak unsurlar taşınmaya başlar. Kayseri’ye nakiller başlamıştır. Âkif, Kayseri’ye gitmesine karar verilen ailelerin başında Eşref Edip’in bulunmasını ister. O da Sebîlürreşad’ın Kastamonu ve Ankara’da çıkan sayılarından bir çuval kadar koleksiyon yaparak dört-beş arabalık kafilenin başında yola çıkar. Kırşehir’e yaklaşıldığında “geniş bir ovada yüzlerce, binlerce arabayı, kağnıyı bir arada şarka doğru çekilirken” görürler. Çekilişin devam etmesi, Türk milleti için yaşama şansını yitirme anlamına gelmektedir. Üzüntüleri tarifsizdir. Aynı durum Kayseri’de de hissedilir. Kayseri’nin başında mutasarrıf Kemâl Bey (sonra Cumhurbaşkanı Başkâtibi olan Gedeleç) vardır. Moralsiz, bozgun havasının paniğe dönüşmesinden korkmaktadır. Eşref Edip’e: “Sebîlürreşad namına burada halka bir beyanname neşretseniz çok iyi olacak. Sebîlürreşad’a karşı halkın muhabbet ve itimadı var, burada ve civar kazalarda dağıtırız. Bugün halkı çözülmekten, dağılmaktan koruyacak, ilâhî sesten başka bir şey yok” der. Bunun üzerine Eşref Edip, hemen bir beyanname kaleme alır. Vilâyet Matbaasında dizdirip, “el ile çevrilen baskı makinesinde sabaha kadar yardımlaşarak” basarlar. Sabah matbaa kapısına gelen atlılar, beyannameleri alarak çevre köy, kasaba ve kazalara dağıtmak üzere götürürler. Matbaa ise, gün doğduktan sonra da basmaya devam eder. Yeni basılanlar halka dağıtılır. Mutasarrıf Kemal, Cuma namazından sonra halkı hükümet meydanında toplayıp, beyannameyi okuyarak, zafer için dua edilmesini ister. Öyle de yapılır (Karan, 256/84-85). Eşref Edip, hatıratı içine Kayseri’de Sebîlürreşad imzasıyla yayınlanan beyannameden pasajlar da alır. Bunlardan bazı cümleler şöyledir: “Ey Müslümanlar, gaflet uykularından uyanınız. İslâmın geçirmiş olduğu buhranları düşününüz. Yan yatıp vakit geçirecek, yahut ye’se düşen kadınlar gibi ağlayacak zamanda değiliz. Namert düşman güzel Anadolu’muzun kapılarını kırdı. Harimi ismetine kirli ayaklarını soktu. Sahillerimizde tutuşturduğu yangını Anadolu’nun ortalarına kadar tevsi etti..Yaşamayı seven, ölümden korkan milletlerin sellerin getirip kenara attığı saman çöpleri kadar ehemmiyetleri olmadığını Hazreti Peygamber Efendimiz Müslümanların ibret nazarları önüne koyuyor.. Bugün yalnız Anadolu’nun değil, dört yüz küsur milyon İslâm âleminin mukadderatı, Sakarya vadilerinde Ehli Salip hücumlarını def’ ile meşgul olan İslâm Türk ordusunun göstereceği kudret ve zafere bağlıdır.. Salip orduları camileri yıkıyorken, minberlere papazlarını oturtuyorken, minarelere çanlarını takıyorken, Müslümanlığı imha, vatan-ı İslâmı istilâ ediyorken acaba arkada lâkayt duran Müslümanlar kıldıkları namazların, tuttukları oruçların indeallah kabul olacağından ümit var mıdırlar? Hiç kimse kendisini aldatmasın. Müslümanlar, raflarındaki Kur’an’ları indirsinler, o kitab-ı celîli açsınlar, böyle tehlikeli zamanlarda Allah’ın Müslümanlara olan evamiri sübhaniyesini okusunlar.” 1 Eylül 1921 tarihli beyanname, inananları cihada teşvik edip, bir-kaç gün içinde kırk bin kişilik bir ordunun nasıl donatılıp düşmana karşı koyabileceği örneğini de verip, eli silâh tutanları cephelere koşmağa davet ederek bitmektedir. Bundan sonra Kastamonu milletvekili Ali Şükrü, Kayseri Ulu Camii’nde halka etkili bir hitabede bulunur. Birlik ve mücadeleye çağırır. Eşref Edip, dinlediği bu konuşmayı not ederek Kayseri’de çıkan ve baştanbaşa bu hitabeyi veren Sebîlürreşad’ın 24 Eylül 337 tarih ve 490 numaralı sayısını çıkartır. Âkif”in Kastamonu’daki vaazını içeren sayı gibi Kayseri’de çıkan bu dergi sayısı da on binlerce basılıp dağıtılır. Halk üzerinde ümit ve cesaret aşılayan bir etkisi olur. Durumdan Kayseri Mutasarrıf Kemâl Bey de memnun olmuştur. Sebîlürreşad’ı takdir eder ve teşekkürlerde bulunur. Sakarya Meydan Muharebesi uzun sürmüştür. Fakat cepheden iyi haberler gelir. Düşman geri çekilmiştir. Her tarafta şenlikler yapılır. Sebîlürreşad’da bir değişiklik yoktur. Zafer haberinden sonra dergi sayılarını bir-iki çuvala doldurup, Kayseri halkı ve yöneticisine veda ederek geri Ankara yoluna düşer (Karan, 257/105–106).
Sebîlürreşad, Kayseri’ye giderken Mehmet Âkif ise, Nasihat Heyeti arasında Sakarya boylarında tutunmaya çalışan orduya gitmiştir (Karan, 256/84). Askerin morale her zamandan daha fazla ihtiyacının olduğu bir devirdir. Zaferin ardından yine Ankara’da bir araya gelinir.
Sebîlürreşad’ın Ankara’da asıldığı yer bir devlet matbaasıdır: “Matbuat ve İstihbarat Matbaası”. İlk sıralar “idarehanesi: Ankara’da Taceddin Dergâhı”dır. Millî Mücadele döneminde kurulan bir devlet matbaasında basıldığı halde yayın politikasında baştan bu yana süre gelen çizgisinde bir farklılık görülmez. Bunun için bazı sayıların başlıklarına bakıvermek bile yeterlidir: “İslâm’da Teşkilât-ı Siyasetiyye, Âlem-i İslâmın İntibâhı, Müslümanların Necâtı İslâm Düsturlarına Sarılmaktadır, Fransa-İngiltere Rekabeti ve Âlem-i İslâm/ Hindistan’da İstiklâl Mücahedeleri” (Sebîlürreşad, 24 Şaban 1340/22 Nisan 1338 (1922), S.494). Dergi herhalde yer yeterli gelmediği için idarehanesini değiştirir: “Ankara’da Hürriyet Oteli karşısındaki sokakta”. Bu tarif halindeki idarehane adresi daha sonra da devam eder. Derginin başlıkları yine aynı muhtevadadır: “Bütün Müslüman Milletlere Beyanname (Şer’iye Vekâleti’nin), İrşad Mes’elesi, Afganistan’da Hareket-i İlmiye, İngiltere’nin Hind Siyaseti, Iraklıların Mukavemeti ve İngiltere, Mekteplerde Terbiye-i Maneviyenin Ehemmiyeti” (Sebîlürreşad, 13 Temmuz 1338, S.509). Zaferden sonra şu başlıkların yayınlanış sebebi açıktır: “Kanun-ı Muhammedî’ye Sarılmak ve Tefrikadan Sakınmak, Sâbıkîn-i İslâm ve Keyfiyet-i İntişâr-ı Din, Umde-i İslâmiyet, Mısır’da İngiltere’nin Uyuşturma Siyaseti” (Sebîlürreşad, 22 Temmuz 1338, S.510). Bir sonraki sayıda da bu tür yazılar devam eder: “İslâm’da ‘Emaneti Ehline Tevdi’ Düsturu, Âlem-i İslâm ve Bolşevikler” (Sebîlürreşad, 29 Temmuz 1338, S.511).
Dergi, Ankara’da iken de bütün dünyayı ilgi alanı içinde tutmaya, İslâm dininin öğrenilmesi, yönetimle ilgili öngörülerinin bilinmesi doğrultusunda yazılar yayınlamaya devam etmiştir. Bundan dolayı da Millî Mücadele döneminin Meclis Hükümetinden bazı bakanlar, dergiyi kendi yönetimi altındaki zümrelere tavsiye eden yazı kale almıştır. Bunlardan birisi “Umur-ı Şeriye ve Evkaf Vekili Mehmed Vehbi”dir. Bütün müftülere yazdığı emir bu anlamda, hem Sebilürreşad’a bakış hem de derginin işlevi yönüyle önemsenecek muhtevadadır: “Bilumum Müftülere, Sebilürreşad gazetesi dinî bir gazete olduğu cihetle bidayet-i intişarından beri âlem-i İslâma dinî ve ilmî hıdemât-ı hasenesi bilcümle takip edenlerce malumdur. Diyanet-i İslâmiye aleyhine neşriyatta bulunan ecanibe karşu böyle yegâne müdafi’ bulunan ceride-i ferîdeyi muhafaza ve neşr ü tamimine himmet etmek bilumum Müslümanlara elzem olduğu beyandan müstağnidir. Binaenaleyh bu işte en müessir âmil müftüler olduğu cihetle münasib mahallerden abone celbine ve bu vesile ile… himmetiniz münasibdir.” (BCA, 051.V.41/8.65.48).

İngiliz Casusunun Yakalanması
Eşref Edip ve arkadaşlarının Millî Mücadele dönemindeki hizmetleri sadece yayın çalışmaları ile sınırlı kalmamıştır. O uyanık zihin ve düşünce kapasitelerini başka konularda da değerlendirmişlerdir. Bunlardan birisi, Mustafa Sagir adlı aslı Hintli olan İngiliz casusunun yakalanmasıdır. Eşref Edip bu şahısla Kastamonu’da tanışmıştır. Ankara’ya geldikten sonra da görüşmeleri devam eder. Eşref Edip’e İstanbul’a elden gönderilmek üzere bir mektup verir. Gerekçesi, postada kaybolmak endişesidir. Şüphelendiği için açarak Ankara’da bulunan Amerika’da elçilik yapacak olan Münir Bey’e okutur. Mehmet Âkif, Fatih Hoca beraberce değerlendirirler. Mustafa Sagir, ilk mektubunu gönderildi sanarak ikinci üçüncü mektuplarını da Eşref Edip’e verir. Onlar da açılınca şüphe kesinleşir. Zira birinde iki büyükçe sayfaya görünen sadece iki satır yazmıştır. Mektup, kimyevi bir suya batırılınca beyaz yerlerdeki yazılar meydana çıkar. Haber dışarıya çıkmadan Eşref Edip, mektupları İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Adnan Adıvar’a götürerek teslim eder (Karan 258/123-124). Sonuç bellidir. Mustafa Kemâl’e suikast göreviyle Ankara’ya geldiği anlaşılan bu şahıs Ankara’da idam edilir. Suikast tertibini, böylece Sebîlürreşad ekibi ortaya çıkarmıştır.

İstanbul’a Dönüş
Zafere kadar, Sebîlürreşad yayınını Ankara’da devam ettirmiştir. Zaferden sonra, Lozan Anlaşması için görüşmeler bitmeden Millî Mücadele’yi kazanan meclis, kendini feshederek seçime gider. Derginin başyazarı, ilk mecliste Burdur Milletvekilidir. Ama ikinci mecliste yoktur. Zaferden sonra, dergi ekibini Ankara’ya bağlayacak bir gelişme de görülmez. Bunun üzerine Âkif ve E. Edip, Sebîlürreşad klişesini alarak İstanbul’a dönerler. Artık dergi yayınına İstanbul’da devam edecektir.

İstiklâl Mahkemelerinde yargılanma ve ..
Eşref Edib, 1925’ten sonra fikrî çizgileri farklı olduğu halde bir çok gazeteci ile aynı kaderi paylaşır.
Columbia Üniversitesi mezunu ve Amerika’dan Türkiye’ye Felsefe Doktoru olarak dönen, bir süre Ziya Gökalp’e Dârülfünun’da sosyoloji asistanlığı yapan (1914, Işık 2002, 987) şöhretli gazeteci Ahmet Emin Yalman (1888–1972) bunlardan biridir. Gazeteciliğine son verilmesi üzerine on yıl ara verir ve ancak bu sürenin bitiminden sonra kendisine kolay matbaa temin etme yolu açılarak gazeteciliğe tekrar başlaması sağlanır. İstiklâl Mahkemesinde yargılanan “Cumhuriyetçi, radikal ve lâik” şöhretli yazar, Hüseyin Cahit Yalçın (1874–1957) da aynı durumdadır. 1925’te gazetesi Tanin süresiz kapatılır, kendisi de ömür boyu sürgün cezasıyla Çorum’a gönderilir (İnuğur 1992, 190,194). Bir buçuk yıl Çorum’da sürgün kalıp döndüğü İstanbul’da gazetecilik yapamayacağı için bankacılık yapar. Yalnız I. Dil Kurultayı’nda görüşü resmî dil görüşü ile çeliştiği için bankadaki görevine de son verilir (Işık 2002, 984). Onun gazeteci olarak gazetelerden uzaklaşması on yıldan fazla sürmüş ancak 1936’da yeniden gazete yazarlığına dönebilmiştir (İnuğur 1992, 190). 1923’ten itibaren on beş yıl “hüviyetini saklamağa, imzasını gizlemeğe mecbur” kalan ve 1938’de İkdam’ı çıkararak imzasıyla yazmaya başlayan (İnuğur 1992, 155) Ebuzziya Velid, bir diğer aydındır. Hâlbuki o, işgal altındaki İstanbul’da M.M. Grubu içinde yer alarak Anadolu’ya istihbarî haber, silâh ve cephane gönderen, başarılarından dolayı İstiklâl Madalyası ile 1922’de ödüllendirilen birisidir (Işık 2002, 331). 150’likler içinde vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına çıkan gazeteci ve aydınlar ayrı bir âlemdir. II. Meşrutiyet yıllarında beşer yıllık sürgün hayatlarından bilendikleri için sonraki yıllarda koyu birer Hürriyet ve İtilâfçı kesilen Refî Cevad Ulunay (1890–1968) ile Refik Halit Karay (1888–1965) İstiklâl Mahkemelerinin fiilen muhatabı olamamışlar; ikisi de birbirini aratmaz şekilde 1922 sonunda Ali Kemâl’in akıbetini düşünerek alelacele yurt dışına kaçmışlar on beş yıl dışarıda kalmışlardır (Ulunay 2002; Karay, 1964,227 vd.).
Fakat 1925’ten itibaren takibe alınıp İstiklâl Mahkemelerinde uzun süre sorguya çekilenler, İstiklâl Harbi’nin dışında bir hesaplaşmanın tarafı olmuşlardır. Sıcak savaş bitmiş, Saltanat kaldırılmış, uzun süre devam eden Lozan Anlaşması imzalanmış, Cumhuriyet ilân edilmiş, Hilâfet, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti, medreseler peş peşe kaldırılmıştır. Ülkede 17 Kasım 1924’te resmen kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile henüz adında “Cumhuriyet” ismi bulunmayan daha önce kurulmuş Halk Fırkası adlı iki parti vardır. Cumhuriyetle birlikte, iktidarlı-muhalefetli demokrasi yolunda ilerlenmesi gereken bir dönem gelmiştir. İki partinin de yöneticileri aslında yakından bilinen tanınmış şahsiyetlerdir. Halk Fırkası’nın başında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl bulunmaktadır. İsmet Paşa, Recep Peker vb. şahsiyetler kadroyu, devletle-bürokrasi ile bütünleştiren iriliğe taşımışlardır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı ise Kâzım Karabekir, genel sekreteri Ali Fuat Cebesoy’dur. Yönetim kadrosu içinde Dr. Adnan Adıvar dâhil ikinci meclis için seçilmiş 29 civarında milletvekili bulunmaktadır. Üstelik parti, iktidar olmak için kurulmadığını peşinen açıklamıştır (Güz, 1991, 143). Fakat en zor zamanları, savaşı meclisli bir yönetimle geçiren Türkiye’nin yönetimi, artık muhalefetsiz bir iktidarı öngörmektedir. Devletin önde gelenleri muhalefeti gereksiz görmekte, İsmet Paşa, “muhalefet ihtilâl demektir” görüşünü öne sürmektedir. Büyük ölçüde yayınlarına dikkat etseler de benzeri bakış basın için de geçerlidir. Millî Mücadele lideri, 16/17 Ocak 1923’te özel bir trenle yanında dört Meclis kâtibini de alarak İzmit’e gazetecilerle görüşmeye gitmiş ve sekiz saatlik bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Üstelik altı tanınmış gazetecinin bulunduğu görüşmeye, annesinin vefat haberini aldığı halde İzmir’de cenazenin kaldırılmasını isteyerek İzmit’te bulunmuştur (Arar, 1969, 8 vd.). Bu tavır liderin gazetelere verdiği önemi sergilemek açısından bir göstergedir. Aynı şekilde 4/5 Şubat 1924’teki İzmir görüşmeleri de aynı mahiyettedir. Her ikisinde de basına özel ilgi gösterilmiştir (Gevgilili, 1983, I/214; Güz, 1991, 107).
İki görüşmeden de beklenilen basın yolu ile siyasî destekler bulmaktır. Lozan, Cumhuriyetin ilânı ardından Hilâfetin kaldırılmasında bu destek elde edilmiştir denilebilir. Fakat yine de İstanbul basını, Ankara’ya bağlı değildir. Hâlbuki basının “Cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale, bir fikir bir zihniyet kalesi” oluşturması gerekmektedir. Bunun anlamı, “basının cumhuriyetten sonra yapılan uygulamaları benimsemesi ve onları savunmasıdır.” Değilse, getirilen hür ortamda serbestçe görev yapmak değildir. Basını hizaya çekebilmek için ilk gözdağı İstanbul İstiklâl Mahkemesi kanalıyla verilmiştir. Ağa Han ve Emir Ali tarafından İsmet Paşa’ya gönderilen bir mektubun yayınlanması üzerine aralarında cumhuriyetçi, lâik özelliği bilinen Hüseyin Cahit de dâhil bir grup gazeteci tutuklanarak Aralık 1923’te yargılanıp-sorguya çekilmişlerdir. Gerekli mesajı alan gazeteciler sonuçta serbest bırakılmışlardır. Fakat 1925 başlarında durum öyle olmaz. Şeyh Sait İsyanı, basınla ilgili susturma, farklı söylemleri bitirme düşüncesi açısından yeni bir fırsat doğurur. Genç’in (Bingöl), Ergani’ye bağlı Eğil Bucağı Piran Köyünde on iki kişinin jandarmaya teslim olmayarak ateş açmasıyla başlayan olay üzerine hükümet değişir. İsmet Paşa hükümeti 4 Mart 1925’te Takriri Sükûn Kanunu çıkartır. Üç maddelik kanun, hükümetin hareket alanını fevkalâde genişletmektedir. İki yıllık süre ile çıkartılan yasanın özü birinci maddede verilmektedir: “İrticaa, isyana ve memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmağa sebep olacak her türlü teşkilât ve tahrikâtı teşvik ve teşebbüs ve yayınları; hükümet, Cumhurreisinin tasdikinden sonra re’sen ve idareten yasak etmeye mezundur. İş bu fiilleri işleyenleri hükümet, İstiklâl Mahkemesine verebilir.” Yasa, suç kavramlarının tariflerini, sınırlarını belirlemediği için istenildiği gibi yorumlamaya gayet açıktır. İstenilenin suçlu ilân edilip biri suç mahallinde diğeri Ankara’da olmak üzere iki adet kurulan istiklâl mahkemesine sevki kolaydır. Yönü hükümete dönük ve siyasî olan, üstelik fevkalâde yetkilerle donatılan mahkeme, “devrim mahkemeleri” olarak görev yapacaktır (Aybars, 1995, 475).
1913 Haziran’ında Mahmut Şevket Paşa’nın vurulması üzerine, suikastı yapanlar bulunup-idam edildikleri halde, İstanbul’daki muhalif aydın ve gazetecilerin toplanıp bir gemiye bindirilerek beş yıl devam eden bir sürgün hayatına tabi tutuldukları gibi, muhalefeti susturma hareketine benzer bir uygulama devreye sokulur. Artık, Recep Bey’in (Peker) ifadesiyle “yılan yuvalarını tahrip etmek ve susturmak” zamanı gelmiştir. “Bunları ezmedikçe vatan bir gün rahat etmeyecektir.” (Güz, 1991, 168). Kastedilen açıktır: İstanbul basını.. Zira onların olumsuz yayın ve telkinleri, Piran’daki isyanın çıkmasına sebep olmuştur. Hükümet, yasanın çıkışından bir gün sonra Cumhurbaşkanı başkanlığında yaptığı 5 Mart 1925 tarihli toplantısında beş gazete ve üç dergiyi kapatır. Ardından alınan kararlarla kapatılan gazetelere yenileri eklenir.
Kapatılanlar arasında 641. sayısıyla Sebîlürreşad da bulunmaktadır. İstanbul’daki 14 gazeteden 8’i kapatılmış sadece altısının çıkmasına izin verilmiştir. Henüz Şeyh Sait yakalanıp sorguya çekilmemiştir. Ancak, aylar sonra Şeyh Sait, “duruşması sırasında bazı gazetelerin, kendilerini ayaklanmaya kışkırtıcı yazılar yazdıklarını ve bunların etkisinde kalmış olduğunu” söyleyecektir (Aybars, 1995, 331). Bu verdirilmiş ifade üzerine, İstanbul basınından bir çok yazar, yayın sahibi Ankara, Diyarbakır, Elazığ dolaştırılarak aylarca sorguya çekilecektir. Eşref Edip, uzun süren yargılanma hatıratını “Sebîlürreşad’ın Romanı/ Sebîlürreşad İstiklâl Mahkemelerinde” başlığı altında Aralık 1958’den başlayarak Mayıs 1963’te biten uzun soluklu yazı dizisi halinde ikinci dönem Sebîlürreşad’da yayımlar.
Gerçekten bir yayın organının “romanı” mahiyetindeki mahkeme safhaları, derginin İstanbul’daki yönetim yerinin bir grup polis tarafından basılmasıyla başlar. Tutuklanarak, Ankara’ya sevk edilir. Önce Cebeci Tevkifhanesine ardından bir jandarma odasına kilitlenerek başkaları ile görüşmesi yasaklanır (Eşref Edip, 283/126–127). Yolu oradan betonu henüz yeni dökülmüş tek kişilik bir hücreye uğratılır. Işığı da bulunmayan hücreye yerleşmek için zemini düzlerken yerden kafa tasları, ölü kemikleri çıkmıştır. Hücrenin yerinin mezarlık olduğu anlaşılmaktadır. Onları bir kenara gömerek kendisi de yanlarında yatmak zorunda kalır (E. Edip, 285/145). Böylesine bir dar hücrede, güneşe hasret haftalarca kalıp “unutuldum” sandığı bir sırada İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali uğrar ve doğuya gönderileceğini haber verir (E.Edip, 288/202). Yalnız Şark İstiklâl Mahkemesine gönderilmeden Ankara İstiklâl Mahkemesinde sorguya çekilir. Mahkeme heyeti; Afyon Milletvekili Ali (Başkan, Çetinkaya), Kılıç Ali (Gaziantep), Bakkal Ali (Rize, Zırh), Necip Ali (Savcı, Denizli, Küçüka)’den oluşmaktadır (Aybars, 1995, 281).
Sorgulama sırasında sorulardan birisi, millî hareket sırasındaki hizmetlerinin anlatımını gerektirmektedir. “Vatan, millet yolunda yapılan hizmetleri söylemek yakışıksız olmaz mı efendim?” diyerek Millî Mücadele’deki çalışmalarını anlatmak istemez. Ama emredildiği için özetler. Halbuki bütün bunları mahkeme reisi bilmektedir. Söyletmek istemesini, diğer üyeleri aydınlatma niyetine yorar. Çünkü, “sıkılmadan, konuşmasını” emretmektedir. Ankara İstiklâl Mahkemesi, netice olarak bir suç bulamamıştır. Ankara’dan Şark İstiklâl Mahkemesine sevk edilir. Cebeci zindanındaki günleri artık tükenmiştir (E. Edip, 289/216–218). Eskişehir, Adana üzerinden Antep’e gönderilir. Gaziantep’te onu bir sürpriz beklemektedir. Antep emniyetinde çalışan komiser, eski bir Sebîlürreşad okuyucusudur. Millî Mücadele sırasında yayınlanan Sevr aleyhindeki Kastamonu Nasrullah kürsüsünde yapılan konuşma metninin, kitap şeklinde basılmış bir sayısını verir. Komiserin verdiği bilgiye göre bu kitapçık, “Antep civarında on binlerce basılıp dağıtılmış, bütün camilerde, toplantılarda okunmuş, kamuoyunu aydınlatma konusunda çok işe yaramıştır.” Mahkemede ifade verirken hazırlanması için, suçlama konusu olacak bir-kaç yıllık Sebîlürreşad koleksiyonunu da temin ederler (E. Edip, 292/265–266).
Yol Antep’e oradan Urfa Hapishanesine uğrar. Daha ne ile suçlandığı bilinmemektedir. Şeyh Sait’le asılmadan önce beraber yatan bir mahkûmdan durumu öğrenir. Doğuya götürülüş sebebi, Şeyh Sait’le yüzleştirilmektir. Zira mahkeme üyesi Ali Saip, Şeyh Sait’i; gazetecileri işe karıştırma konusunda ikna etmiştir. Buna göre Şeyh, “gazeteleri okuya okuya çılgın bir hale gelmiş, onun üzerine bu işe kalkışmıştır.” Böyle derse, idam edilmeyecek, Edirne’ye sürgün gönderilecektir. Şeyh Sait de, “son dakikaya kadar Edirne’ye nefy edileceği” kanaatini korumuştur. Fakat mahkeme, İstanbul’dan gazetecilerin gelmesi gecikince, onları daha fazla bekletmeye siyasî durumu elverişle görmediği için asmıştır (E. Edip, 293/282-283). Eşref Edip, Urfa hapishanesinde öğrendiği bilginin doğruluğunu; Savcı Avni Doğan’ın, hatıralarını yazdığı sıra, 29. 11. 1959 tarihli Vatan gazetesinde çıkan beyanatıyla pekiştirir. Doğan, “ihtiraslı bir politikacının hapishaneye giderek Şeyh Sait’e ‘Gazetecileri itham ederse, hayatının kurtulma ihtimali olduğunu’ telkin ettiğini” açıklamıştır (E. Edip, 295/326). “İhtiraslı politikacı”dan kastedilen bellidir: Ali Saip.
Şark İstiklâl Mahkemesi üyesi Ali Saip, Eşref Edib’in aleyhine, meclis konuşması yapmış bir milletvekilidir. Ona göre, “Ankara’yı karıştıran iki kişi vardır: biri Müfit Hoca Diğeri Eşref Edip.” İlk meclisteki Ali Saip’in bu konuşması üzerine M. Kemâl, Müfit Hoca hakkında şiddetli beyanatta bulunmuş ama E. Edip hakkında bir şey dememiştir. Şimdi aynı şahıs mahkeme heyetindedir. Yalnız mahkeme başkanı Mahzar Müfit’i, Kayseri’den tanımaktadır. Orada dergiyi çıkarıp, bildiriler, mitingler hazırlarken görüşmüşler, gayretlerine şahit olmuştur. Mahkemenin diğer üyesi Lütfi Müfit ve savcı Avni Beyle de tanışmaktadır (E. Edip, 294/305-306). Mahkeme ile irtibat ilerledikçe öğrenir ki Mahzar Müfit aslında sadece görünen resmî yüzdeki başkandır. İdareten durmaktadır. Gerçekte “mahkemenin diktatörü Ali Saip”tir. Üstelik bu durumu mahkeme heyeti, kâtipler, gazeteciler, hatta halk bilmektedir. Ankara ile şahsına mahsus şifre ile görüşmekte, mahkemenin iç yüzünü temsil etmektedir (E. Edip, 305/72). “Muhakemenin zaten kıymeti yok. Karar yazılı olarak Ankara’dan gelecektir.” (E. Edip, 341/249). Gizli reis olarak Ali Saip, gazetecilerden üç kişiyi muhakkak surette asacaklarını söylemiştir. Onların başında da dinî mecmua sahibi, Şeyh Sait’i yönlendiren kişi olarak Eşref Edip gelmektedir. (E. Edip, 343/282).
Velid Ebüzziya, “beş yüz sene Şeyh Sait’le aynı kazanda kaynasa yine yağı birbirine geçmeyecek” inkılâpçı Sadri Etem, arkadaşı Fevzi Lütfü, hukukçu kökenli Abdülkadir Kemalî, Diyarbakır’da beraberdirler. Bir süre sonra buradan Elazığ’a nakledilirler (E.Edip, 296/340–341). Sadri Etem, ikide bir Peygamberle, inançla alay geçmektedir. İnanç ve kanaatlere saygı hakkında uyardığı halde devam etmesi üzerine, bir gün Eşref Edip onu pataklar. Mahkeme ve mahkûmlar arasında şaka konusu olan kavga, tatlıya bağlanır. Aynı düşünceleri paylaşan arkadaşı, İsmail Müştak’sa gizlice Eşref Edip’in yanına, yavaş sesle okuduğu Kur’an’ı dinlemeye gelir. Aslında cebinde taşıyıp kimseye göstermediği bir küçük Kur’an’ı, bulundurup durumunu herkesten saklamaktadır (E. Edip, 300/400).
Elazığ’da, gazetecilerle ilgili sorgulamada, malzeme bulabilmek için mahkeme heyetinden Ali Saip, İstanbul’dan her biri için çalıştıkları yayın organının bir-iki yıllık koleksiyonunu getirtir (E. Edip, 297/335). Demek ki, henüz net suç tespit edilmeden gazeteciler toplanıp getirilmiştir. Siyasetçi Ali Saip’in niyetinin pek de iyi olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat savcı görevindeki Avni (Doğan) öyle değildir. O aralarında Eşref Edip’in de bulunduğu gazetecilerin suçsuz olduğuna inanmaktadır. Yalnız bunu açıktan söylemesi mümkün değildir. Formül olarak, suçu yaymayı, meşhur başka gazetecileri de aynı suçtan getirterek genelleştirmeyi tasarlar. Mahkeme heyetine; “gazeteciler yalnız şu birkaç kişiden ibaret değildir. Bir takım gazeteciler daha vardır ki onların muhalif neşriyatı daha kuvvetli olduğu halde onlar bugün İstanbul’da kollarını sallayarak dolaşıyorlar. Bu bir küldür, ayrılamaz. Onları da celb etmek lâzım” der. Mahkeme, Avni Bey’in asıl niyetini sezmeden teklifini kabul eder. Bunun üzerine, İstanbul emniyetine şifre çekilir: İsmail Müştak, Ahmet Emin (Yalman), Ahmet Şükrü, Suphi Nuri de getirilir (E. Edip,299/392). Fikirleri, kökenleri farklı olan gazeteciler artık aynı kaderi paylaşacaklardır. Ya hep beraber beraat ya hep birlikte mahkûmiyet.. Onun için bir ortak cephe oluşturularak Ankara’ya karşı Kürt meselesi ile bir ilişkilerinin olmadığı, biraz sert yazmış olsalar da bunun affa layık olduğu havası oluşturulmaya çalışılacaktır (E. Edip, 300/399).
Mahkeme duruşmaları başlar. Basın-hukuk tarihi açısından dikkat çekici sorgulamalar yapılır. Son Telgraf gazetesi yazarı Sadri Etem, Millî Mücadele sırasında Ankara’da hareketi desteklerken, İstanbul’a dönünce aleyhte yazılar yazmak ve isyanı teşvik etmekle suçlanmaktadır. Suçlama doğrultusunda, vatana ihanetten yargılandığı halde, isyanla ilişki kurulabilecek hiçbir delil ortaya konamadan yorum soruları ile ifadesi alınır (E. Edip, 302/25-27).
Birinci BMM’sinden sonra memleketi Adana’ya giden Abdülkadir Kemâlî, orada önce Mücahede, ardından Toksöz gazetelerini çıkarmıştır. Mahkeme, Yüz elliliklerden bazılarının Paris’te çıkardığı Mücahede ile bir benzerliğin olup-olmadığını sorar. O da ilişkisi olmadığı halde “hainlerin aynı isimde gazete çıkardıklarını görünce Mücahede’yi kapayıp Toksöz”ü çıkardığını belirtir. Bu gazeteci, daha çok siyasî ilişkilerinden dolayı sorgulanmıştır (E. Edip, 303/41).
Tasviri Efkâr gazetesinin sahibi Velid Ebüzziya’ya sorulan, sadece Hilâfet ve tesettür hakkında ne düşündüğüdür. O, hâkimiyet-i milliye taraftarı olduğunu, sadece mizah gazetelerinin kendisini sarıklı-sakallı yaptıklarını, kendi yayınlarının hiçbir zaman irtica ile ilişkili olmadığını belirtir. Sorgusu bu kadardır (E. Edip, 304/51).
Mahkemede Eşref Edip, yukarıda belirtildiği üzere eşkıya reisi Şeyh Sait’i, okudukça çileden çıkaran Sebîlürreşad yazılarından dolayı suçlanmaktadır (E. Edip, 305/71). Fakat Şeyh Sait, Sebîlürreşad’a abone değildir. Kardeşi abonedir. Bütün isyan bölgesine giren dergi miktarı da ancak “beş-on” sayıdan ibadettir (E. Edip, 306/94). Ama nesih yazı ile yazdığı ifadesinde on sekiz defa Sebîlürreşad adı geçmiştir. Ankara ile özel şifresi vasıtasıyla görüşen Ali Saip’in telkini altında kaldığını aynı hapishanede beraber yatan Kürt yeminle Urfa hapishanesinde iken kendisine anlatmışlardır. Demek ki Edirne’ye sürgün gönderilme vaadi ile isyan lideri, bir yayın organına suç atmayı benimseyebilmiştir. Eşref Edip, isyanı haklı gösterebilmek için Şeyhin Kur’an’a, Hadise, tarihe olduğu gibi dergisine de iftira attığını, aslında Sebîlürreşad’ın TBMM’ne, hükümete bağlı yayın yaptığını, sosyal sorunlarla ilgili yazılarınsa ilmî şekilde tartışılması gereken akademik konular olduğunu ve devletin Musul, patrikhane işi ile uğraşırken böylesine bir gaile çıkarmanın dindarlıkla, vatanperverlikle ilişkili olmadığını anlatır (307/107–109). Samimi kanaatinin, “Cumhuriyet hükümetinin istiklâli kurtarmasının aslında dine karşı yapılan hizmetlerin büyüğü” olduğunu vurgular (E. Edip, 308/120). Çanakkale şehit ve gazileri için en büyük destanın Sebîlürreşad tarafından yayınlandığı, Sakarya Zaferi öncesinde yaşanan bozgun havasına karşı geceyi gündüze katan gayretli çalışmaları sorular üzerine mahkemeye arz eder. Eşref Edip’in konuşmaları, detaylarıyla verdiği mahkeme süreci, işin suç-savunma ekseninden fikrî, edebî bir mahiyete yer yer sosyal konularda görüş bildirmeye dönüştüğünü göstermektedir. On gazetecinin, bin civarında dinleyicinin takip ettiği mahkemenin bu şekle bürünmesi, aslında müdafaayı güçlendirir. Bayan öğretmenlerin açık-saçık giyinmemeleri, medreselerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisât uygulamasının eleştirilmesi, dans salonlarının açılması bunlardan bazılarıdır. Eşref Edip, medreseler konusunda derginin, kanunun özüne değil uygulama şekline karşı olduğunu belirtir. Zira, eğitimin bir çatı altında toplanıp organize edilmesi yerine, yasaya aykırı olarak medreseler kapatılmıştır. Yasanın öngördüğü; medreselerin, Maarif Vekâletine bağlanmasıdır, kapatılması değildir (335/150).
Sadece Şark İstiklâl Mahkemesinde 87 gün süren sorgulama ve inceleme, nihayet Ankara’dan gelen berat haberiyle sona erecektir. Fakat Ankara’ya, “maznunların âtıfet talebinde” bulunarak telgraf çekmeleri gerekmektedir (E. Edip, 346/331). Bu durumda bazıları, “hemen yazalım” derken Velid Ebüzziya; “bizim suçumuz mu var ki âtıfet dileneceğiz? Var ise mahkûm etsinler. Yok ise berat kararı versinler. Ankara’ya telgraf ne oluyor?” diye itiraz eder. Sevinçler, kursakta kalmıştır. Velid’in af dileme telgrafını, “şeref ve haysiyet meselesi” yapması üzerine bir süre telgraf çekilemez. Eşref Edip, bunun şahsi bir hassasiyet olmaması gerektiğini, böyle yaparak on kişinin hayatını tehlikeye attığını söyleyerek Velid’i ikna eder (E. Edip, 346/333).
Ankara’ya çekilen telgrafa cevap gelmiştir. Bunun üzerine savcı, uzun iddianamesini okuyarak, “siyaset ve adalet tarihimize yüksek bir adalet hatırası olarak geçecek olan” kararı bildirir. 13 Eylül 1341 (1925) tarihli kararla, biri hariç gazeteciler, vatana ihanet suçundan idamla yargılandıkları mahkemeden berat ederler. Tok Söz gazetesinin sahibi Abdülkadir Kemalî ise, “sözle vatana ihanet fiili” suçunun muhakemesi için Adana Asliye Mahkemesine sevk edilir (E. Edip, 348/363). Daha sonra o da berat edecektir.

Sırat-ı Müstakîm-Sebîlürreşad ve yayın politikası
Sırat-ı Müstakîm, ilk sayısında hemen başlık klişesinin altında “Din, Felsefe, Edebiyat, Hukuk ve Ulûmdan bahseder haftalık gazetedir” demektedir. Ama yayın politikasında bir temel ekseni vardır. Birbirinden bağımsız, bilim dalları hakkında bilgi veren, bağlantısız bilgiler toplamı değildir. İlk sayısının baş sayfasındaki ilk sütuna Besmele ve ardından “Sırate’l-müstakîm” terkibinin geçtiği Fatiha Suresi ayetini ve bir Hadisi verir. Ardından “Ed-Din en-Nasîha” başlığı altında eylem ve emellerinin, dine hizmet ve inanç kardeşlerine doğru yolu göstermek olduğunu belirtir. Ayrıca İslâm’ın, parlayan ışığından rahatsız olan yarasalar gibi aleyhinde yayın yapanlara, aklî ve naklî delillerle karşı durmanın asıl görev olduğu vurgulanır: “Fatiha-i a’mâl ve mukaddime-i âmâlimiz, din-i mübîne hıdmet ve ihvân-ı mü’minîne nasîhatle müstelzim-i saâdet olan minhâc-ı kavîm-i istikâmet ve sırâ-ı müstakîm-i hidayete davetten ibaret olmağla, mesâi-i vâkıâmızın hamiyet şiarân-ı ümmet tarafından hüsn-i telâkki edileceğine ümit varız. Kâfil-i nizâm-ı âlem ve müstelzim-i refah ve saâdet-i ümem olan şerîat-ı gara-yı İslâmiye ahkâm-ı münîfesinin hükmü’l-dine ve fevâid ve menâfi’-i maddiye ve maneviyesi milel ve akvâmı sâirece maçhûl olmağla beraber cihâr aktâr-ı âlemi işâ-i irfanıyla tenvîr eden şems tâbân-ı İslâmiyet gözlerini kamaştırdığı huffâş-ı beynânın setr-i envâr-ı hakîkat maksat arz kârisiyle her bâr-ı diyanet muazzama-i Muhammediye aleyhine neşriyat-ı fâside ve isnâdât-ı kâzibeden hâlî kalmadıklarından neşriyât ve müfteriyât-ı vakıayı delâil-i akliyye ve berâhîn-i nakliyye ile red ve tekzîb eylemek dahî deruhde eylediğimiz vezâif-i asliye cümlesinden olmağla bu babda erbâb-ı ilm ve irfan tarafından ihda buyurulacak âsâr-ı nâfia ve makalât-ı müfîdenin ma’-teşekkür derci-i sahîfe-i iftihâr kılınacağı mukarrerdir.” (Sırat-ı Müstakîm, 14 Ağustos 1324, I/1).
Dergininin, Sebîlürreşad adını alarak çıktığı ilk sayıda aynı yayın amacı, daha sade bir dille şöyle vurgulanır: “Sırat-ı Müstakîm’in neşrinden yegâne maksat Müslümanların intibâhına, Müslümanlığın teâlîsine hizmettir. Onun içün bu hususta elde(n) gelen fedakârlığın dirîğ olunmayacağı tabiîdir. Ancak bu gayeye vusûl içün aynı fikrin, aynı maksadın hâdimi bulunan zevatın el birliğiyle çalışması lâzım geliyor ki bu da cumhûr-ı kâriînin teksîrine himmetten ibarettir.” (Sebîlürreşad, 23 Şubat 1327, 1-183/1).

Partilerle ilişkisi
Partiler, gruplarla ilgili tavır en çok sorgulanan konudur. Dergi bu konudaki tavrını şöyle ilân eder: “Şu hakikati bütün Müslümanların bilmesi lâzımdır ki risalemiz hiçbir fırkanın âmâline, hiçbir cemiyetin efkârına hizmetkâr değildir. O yalınız, bir Müslüman hükümetinden başka bir şeyi olmayan Hükümet-i Osmaniye’nin menâfi’-i meşrûasını müdafaa eder; makam-ı bülend-i Hilâfete dünyalar durdukça dinen merbut kalmaları pek tabii bulunan üç yüz bu kadar milyon Müslümanı birbirinden haberdâr etmeye, hepsine birden mâli-i mübeccele-i dini dilinin döndüğü kadar anlatmaya; bir zamanlar medeniyette, ticarette, marifette, sanatta, azamet ve şevkette mukteda-yı cihân iken sonraları ahkâm-ı gamze-i şerîatı büsbütün makûs anlamak yüzünden zarurete, cehalete, zillete, meskenete düşen bu kitle-i nâimeyi uyandırıp sâir milletler gibi onu da bu hayat-ı nûra nûr marifete teşrîk eylemeye çalışır.” (Sebîlürreşad, 24 Şubat 1327, C.1-8, 1-183/4).
Sırat-ı Müstakîm, II. Meşrutiyet’in ilânı ile çıkan bir yayın organıdır. Döneme oluşturduğu hava ve vaatleriyle hâkim olan İttihat ve Terakki’ye başlangıçta yakındır. Önceki dönemin hâkim siyasisi olarak II. Abdülhamit’e aleyhtarlık bu havayı tamamlar. Derginin, ısrarla vaazlarını takibe alıp yayınladığı devrin tanınmış şahsiyeti Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Ayasofya’daki vaazında cemiyet hakkında, “O cemiyet yok mu? Vallahi öyle muhterem, mukaddes bir cemiyettir ki, Kıyamete kadar pâyidâr olsun.” demiştir (Düzdağ 2002, 19). Sırat-ı Müstakîm’in en önemli yazar ve şairi durumunda olan Mehmet Âkif”in de bu parti ile irtibatı vardır. Âkif, güvendiği yakın dostu Fatin Gökmen (1878-1954)’in tesiri ile bir grup arkadaşı da olduğu halde partiye girer. Hem medrese hem de matematik fakültesini bitirmiş, sonra İstanbul Rasathanesini kurup müdürlüğünü yapacak olan Fatin Hoca, önceden İttihat ve Terakki’ye dâhil olmuştur. Hürriyetin ilânından sonra önemli bir nüfuz ve mevkiye sahiptir. İlmiye kökenliler, onun vasıtasıyla cemiyete katılmaktadırlar. Tanıtma konuşmaları bitip katılma yeminine sıra geldiğinde Âkif, cemiyetin yemin şekline karşı çıkar. Çünkü yeminde, “bilâ kayd ü şart cemiyetin emirlerine itaat” vardır. Bunun kaldırılmasını ister. “Ben cemiyetin yalnız emr-i marufuna biat ederim. Mutlak surette söz veremem, yemin edemem” der. Fatin Hoca da bu kayıtla onun kabulünü sağlar. Cemiyetin yemin şekli de böylece tartışmaya açıldığı için değiştirilir (Eşref Edib, 1962, 326–327). Başyazar Âkif, cemiyetle ilişkiyi daha ileri götürecek, bir süre İttihat ve Terakkinin Şehzadebaşı Kulübü’nde Arapça dersleri verecektir. Yalnız ilişkiler hep böyle devam etmez. İttihatçı yönetim, kendilerine muhalif yazıları sebebiyle başyazar Âkif’i Edebiyat Fakültesindeki hocalığından çıkardıkları gibi, dergiye de kâğıt yardımı yapmaz, üstelik biri yirmi ay süreyle olmak üzere bir-kaç defa kapatır. Zira devrin hâkim anlayışına göre üniversite hocalığı hükümet memurluğudur (Düzdağ, 2002, 20). Öyleyse, memura uygun yayın yapılmalıdır.
Fakat dergi-parti ilişkisi, aslında temsil etmeye çalıştığı fikrî çizgiye yakınlıkla ölçülebilecek bir durumdur. Dergi, bütün dönemlerde, bir partinin yayın organı, bülteni gibi bir rolü benimsememiş, kendi misyonuna yakın bulduğunda ilgi duymuştur. Buna bir örnek ikinci dönem Sebîlürreşad’da bulunmaktadır. 1952 yılında İstanbul’da İslâm Demokrat Partisi adında bir parti kurulmuştur. Partinin genel merkezi İstanbul’dur. Genel Başkanı, derginin sürekli yazı kadrosunda bulunan Cevat Rifat Atilhan’dır. Dergi, 16 sayfalık toplam hacminin on bir sayfasını bu konuya ayırır. “Nasıl kapatıldı, tekrar nasıl açıldı, bütün muhakeme ve müdafaaların tafsilâtı”nı verir (C.V, 125/387-397). Dergi bu ilgisinin sebebini şöyle izah eder: “Merkezi İstanbul’da ve bir çok şubeleri Anadolu’da bulunan İslâm Demokrasi Partisi’ni kapatmak için İstanbul Savcılığının harekete geçtiğini günlük gazeteler yazdılar. Sebîlürreşad, siyasî olmamak ve hiçbir partiye mensup bulunmamakla beraber bu şayanı dikkat hadiseyi hukukî ve içtimaî bir hâdise olmak bakımından okuyucularımıza tafsilâtı ile arz ediyoruz.”
Derginin iki yıl önceki sayıları tarandığı zaman İslâm Demokrat Partisi’nin fikrî temelleri ile ilgili yazıların bulunduğu görülecektir. Bunlardan birisi Eşref Edip imzası ile yayınlanmış ve “İslâm Demokratlar Cephesi” başlığını taşımaktadır (C.IV, 83/117–118). Eşref Edip, Ankara’da ve Demokrat Parti’nin yeni iktidar olup Ezanı aslî şekline çevirdiği bir sıra yazmaktadır. Bu tür gelişmeler karşısında müteşekkirdir. Fakat kişi hak ve hürriyetlerini sınırlandıran konularda benzer demokratik uygulamalar, ezan dışındaki konularda yapılmamaktadır. Çünkü partisi ne olursa olsun Mason biraderlerin dayanışmaları, fikrî birliktelikleri vardır. Halbuki namuslu, inançlı insanlar onlardan fazladır ama bir dayanışmaları yoktur. Öyleyse, “din hürriyetini tahdit eden antidemokratik kanunları bertaraf etmek, yıkılan millî ve manevî varlıkları ihya etmek hususunda aralarında müttehit bir cephe tesis ederlerse hiç üzüntüsüz millî iradeyi güzel güzel yürütürler. Aksi takdirde çok üzüntü ve sıkıntılara düşerler.” (E. Edip, IV, 83/118). Bu yönlendirmenin, dergi etki alanı içinde, Demokrat Parti’de aranan bulunamayınca yeni bir partiye dönüştüğü söylenebilir.

II. Dönem Sebîlürreşad
1925’teki kapatılış ve İstiklâl Mahkemelerindeki yargılanıştan sonra uzunca bir süre geçer. Yazı kadrosunda yer alan bazı önemli şahsiyetlerden bazıları –Mehmet Âkif gibi- vefat ederler. Bazıları İslâmcı bir derginin yazarlığından tek partinin önemli şahsiyetlerinden biri olmaya doğru yol alırlar. M. Şemseddin Günaltay, tek partinin başbakanı bile olur. Âkif’in elinden tutarak öğrenimini sağladığı Erişirgil, ilimde profesörlük unvanına, siyasette CHP milletvekilliğine tırmanır. Sebîlürreşad kadrosu, baştan bu yana zaten devletle düşünce düzeyinde bütünleşmiş bir kadrodur. Ad değiştirdikten sonraki ilk çıkışta bunu bazı kayıtlarla da olsa dergi zaten ilân etmiştir. Zira devlet, milletin, vatanın, inancın bekâsı için küçük hesaplara feda edilebilecek, kısır politik çekişmelerin anaforunda öğütülebilecek bir şey değildir. İttihat ve Terakki tarafından dergisi defalarca kapatılırken başyazar Mehmet Âkif’in bir taraftan Necit, diğer taraftan Viyana’ya Teşkilât-ı Mahsûsa ile irtibatlı olarak gidip görev yapması başka nasıl değerlendirilebilir? Ailesi ve kendisi işgal altındaki İstanbul’da yaşadığı halde Balıkesir’de Kuva-yı Milliye’ye destek veren görüşme ve konuşmaları yaptıktan sonra yine işgal altındaki başkente dönme riskini göze alabilmenin anlamı ne olabilir? Ya da bir çok yetkilinin kendi başının derdine düştüğü, mandacılığın moda olduğu bir devirde Anadolu yollarına düşülüp, şehir şehir dolaşılmasının başka bir gerekçesi olabilir miydi? Sebîlürreşad ve kadrosunda bu anlamda bir devletle bütünleşme anlayışı vardı. Osmanlıdan kalan “Din ü devlet Mülk ü millet” ayrılmaz terkibinin, Sebîlürreşad kadrosunda vicdanî bir kanaat olarak yaşadığını, hatta İslâmcılık anlayışının o köklü anlayışla bütünleşmiş olarak geliştiğini belirtmek gerekmektedir. Yalnız temel kurumlar yaşarken bazı dönemler, temel kurumlara egemen olan siyasî kadroların anlayışları vatan, devlet ve millete bağlılık ve hizmetlerini fiilen ispatlamış insanların dışlanması gibi bir sonucu da getirebiliyordu. Sebîlürreşad, kendi nefsinde o dışlamışlığı çeyrek asır yaşadı. Yirmi iki yılı aşkın bir süre kapalı kaldı. Türk devlet ve toplum hayatında en hızlı değişimlerin yaşandığı bu kısa süre, gelecek için önemli gelişmelerin de ana rahmi durumundaydı. Dergi kadrolarının o önemli değişmelerin yaşandığı süreçte diyecekleri sözleri vardı. Ama yayın organları ile düşüncelerini toplumla paylaşabilmelerinin önü kapatılmıştı. Derginin sahibi olarak Eşref Edib ve yakın çevresi yine üstlendikleri misyon doğrultusunda durmadılar. 1925 ile Âkif’in vefat tarihi olan 1936 arasında Eşref Edib’in defalarca Mısır’a gidip geldiğini, Âkif’le sürekli mektuplaştıklarını görüyoruz. Kadro içten bir irtibatı sürdürüyordu. Fikrî çevre, dağılsa da çekirdek kadro birbiri ile irtibatlı idi. 1945 sonrasının demokrasi baharı yeniden bir yeşerme fırsatı doğurmuştu. Öncelikle Sebîlürreşad olmasa da Eşref Edip ve duyarlı bir grup fikir ve ilim adamı ile İslâm-Türk Ansiklopedisi’ni yayımlamaya başlar. Bu hem bir tepki hem de ihtiyacın sonucudur. Zira Hollanda’da Hıristiyan din adamı, misyoner ve doğu bilimcilerden oluşan bir grup üç Batı dilinde İslâm Ansiklopedisi’ni çıkarmışlardır. Maârif Vekili Hasan Âli Yücel de bu ansiklopediyi Türkçe’ye çevirmektedir. Yalnız ansiklopedi, “bir bilim faciası”, “ilim namına hicap duyulacak” kasıtlı İslâm Medeniyetine sinsî saldırılarla dolu bir eser durumundadır. Zaten yukarıdaki ifadeler, ansiklopedinin Türkiye’deki idare ve yazı heyetinde üye olan Profesör Ahmet Ateş’in yayınladığı broşürden alınmıştır (Eşref Edip 1961, 329/56). İslâm adını taşıyan ansiklopedideki tercüme, imlâ ile ilgili aşırı hatalara Ateş’in dikkat çekmesi, Sebîlürreşad tarafından yeterli bulunmamaktadır. Zira yanlışları, sıradan değildir. Temel değerler ve akideye saldırı da içermektedir. Üstelik adı geçen bilim adamının heyetten ayrıldıktan sonra aleyhte broşür yayınlaması ahlâkî bulunmamaktadır. Özellikle, Allah maddesini yazan “misyoner teşkilâtı” başkanlarından MacDonald’ın İslâm akidesini sarsmayı hedef alan “Kur’an’ın ilahî vahiy” kaynaklı olmadığını çok tekrar eden, Allah’ı Tiran gören ifadelerine ses çıkarılmaması; Muhammed, Ümmî, Buhara, Çin maddelerinde benzeri yanlışların bulunması, İncil maddesinde “İslâm dininin İncil’den” alıntı olduğunun ispata kalkışılması, Bahira maddesinde İslâm Peygamberinin, “yalancı peygamber” olduğunun iddia edilmesi gibi yığınla sorun bulunmaktadır (Eşref Edip, 1961, 329/56-57).
Böylesine bir durumda Eşref Edip ve arkadaşlarına düşen alternatif üretmektir. Onun için İslâm-Türk Ansiklopedisi’ni yayınlarlar. Bu forma forma yapılan bir yayındır. 1-50. formada ilk cilt tamamlanır. 70. formanın neşrinden sonra ise artık Sebîlürreşad’ın tekrar çıkarılması gerektiği kanaatine varılır. Hem ansiklopedi formaları, hem de dergi olarak Sebîlürreşad çıkarılacaktır. Mayıs 1948’de yeni harflerle ilk sayı çıkarılır. En üstte başlık klişesinin bulunduğu kapakta, Hattat Urfalı Behçet Efendi’nin kubbe şeklinde simetrik istif edilmiş Celî Sülüs “Ya Muhammed Sallallahü aleyhi vesellem” yazılıdır. Sayı ve “25 Kuruş” olarak dergi ücretinin belirtildiği kapağın altında sadece derginin makale başlıkları ve yazar adları yer alır. Dergi, ilk sayıdakine yakın bir rağbet görmüş olmalıdır ki. İkinci baskısını da yapar. İkinci sayfanın başlık altında derginin kimlik bilgileri ulunmaktadır. “Siyasî, Dinî, İlmî, Edebî, ahlâkî Haftalık Mecmua” sloganı yine yer alır. “Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden Eşref Edip”tir. İdarehanesi, İstanbul’da; Âsârı İlmiye Kütüphanesi’dir. Dergiyi ayakta tutacak olan abone şartları sol üst köşede hemen ildirilmiştir: “1–50 nüshadan ibaret seneliği 12,5 lira, altı aylığı 625 kuruş; ecnebi memleketler için seneliği 15 lira. Abone bedeli peşindir. Adres tebdili 25 kuruş ücrete tabidir.” İlk yazının başlığı; “Allah’ın İnayetiyle Sebîlürreşad’a Başlıyoruz” olarak atılmıştır. Bu başyazı, çerçeve içinde koyu bir yazı ile üç sayfayı tam doldurduktan sonra yine çerçeve içinde bir başka dördüncü sayfaya taşar. Çeyrek asırlık aradan sonra okuyucuyla niçin buluştuğunu, nasıl çıkmaya devam etmeyi düşündüğünü, hesaplaştığı akımları, abone sistemine, matbaa-şirket kuruluşuna varıncaya kadar ayakta kalma yöntemlerini hedef kitlesi ile paylaşan imzasız bir yazıdır. Eşref Edib’in kaleminden çıktığı açıkça belli olan yazı, çığlık çığlığa bir durum tespiti yapar: “Sebîlürreşad kapanalı tam yirmi iki sene oldu. Bu müddet içinde nice hâdiseler cereyan etti. Dine karşı o günden başlayan baskı hareketi, zaman oldu ki en şiddetli dereceyi buldu. Farmasonluğun dine ve din ehline karşı açtığı harp, manevî sahayı bir harabezara çevirdi. Bütün din müesseselerinin kapılarına zincirler vuruldu. Bütün mekteplerde din dersleri kaldırıldı. Bütün Halkevlerine din kitapları(nın) girmesi men edildi. İntikam ateşiyle ruhları yanan, gözleri kıpkızıl bir hale gelen farmasonluk, azgınlığını o dereceye getirdi ki, din kitaplarından âyetleri kaldırdı, camilerde hıfzı Kur’an’la meşgul olanları cürmümeşhutla suçlandırdı. Lâiklik nikabına bürünerek komünizmin temellerini kurmaya kalkıştı. Dalâlet rüzgârı bir semi katil gibi ortalığı kastı, kavurdu. Eğer Atatürk’ün himmetiyle farmasonluk lâğvedilmemiş olsaydı, kim bilir daha neler yapacaklar; yaptıracaklardı.” Milletlerin hayatında görülebilen bu tür küfür ve sapkınlık dönemleri de bir imtihandır. O zorlu imtihanda, herkes tercihlerini, tavırlarını ortaya koyarak cephelerini belirler. Artık Türk milletinin de “manevî hayatını harebeye çeviren” sınav dönemi tersine dönmeye başlamıştır. Artık ümitsizliğe düşmeden kapatılan dinî kurumlarını açmak, açıktan yine Kur’an okumak, çocuklarına kendi dinini öğretmek zamanı gelmiştir. Nasıl kendi ülkemizde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar ibadetlerini istedikleri dilde yapabiliyorlarsa Müslüman Türkler de istedikleri dilde ezanlarını okuyup ibadetlerini yapabilmelidir Din, vicdan hürriyeti, demokrasi ve lâikliğe aykırı ne kadar kanun, uygulama varsa Büyük Millet Meclisi bunları ortadan kaldırmalıdır. Yönetim-millet işbirliği ile bütün sorunlar ortadan kaldırılmalıdır (Sebîlürreşad, Mayıs 1948, I/2-3).
Sebîlürreşad, 1948’deki ilk sayısından anlaşılacağı üzere İslâmcı çizgisini, biraz daha bilenmiş haliyle koruyordu. Fakat bilenmesi, ilk sayıdan 1965’e kadar devam edecek diğer sayılarına kadar takip edilebileceği gibi devlete, cumhuriyete karşı değildir. Devlet çarkına yerleşip, milletle devletinin bütünleşmesine perde çekerek geren zümrelere karşıdır. Bunların başında mücadele bayrağını çektiği zümre Masonluktur. Ardından komünizm ve diğer benzeri zümreler gelmektedir. Bu mücadelede, masonluğu kapatan Millî Mücadele lideri Atatürk’ü yanında görmektedir. Dergi, yeniden çıkışı bir yeniden diriliş, doğuş olarak görür: “Allah’ın inayet ve tevfikine güvenerek, bugünden itibaren Sebîlürreşad’ı yeniden neşre başlıyoruz. Bu bir ba’s (ü) ba’del mevttir. Milleti manevî varlığını hançerleyenler, artık Sebîlürreşad’ı bir daha dirilemez, demişlerdi. Allah’ın inayetiyle dirildi işte!..” Dergi, hesaplaşma işinde önce kendi geçmişi, kendi amel defterini özetleyerek başlatır: “O Sebîlürreşad ki, kırk sene evvel hürriyetle beraber doğmuş, bütün ömrünce büyük dinimizin yüksek hakikatlerini neşretmiş, din işleriyle ilim huzurunda çarpışmış, İslâm’ın izzet ve şerefini korumağa çalışmış, Millî Harekâta iştirak ederek, başından sonuna kadar Kastamonu’da, Ankara’da, Kayseri’de fevkalâde nüshalar, beyannameler neşrederek, vaazlar vererek millî davanın fikir ve iman cephesini kuvvetlendirmek hususunda mücahedelerde bulunmuş, bütün karargâhlara, bütün cephelere tevzi edilerek ordunun maneviyatını takviyeye çalışmış, bu mesai ve mücadelesiyle, bütün İslâm dünyasında şerefli bir mevki, büyük bir şöhret kazanmış.. Aradan yirmi iki sene geçtiği halde millet, yine onu arıyor ve bekliyor. Sanki o, din hürriyetinin bir sembolüdür!..” (Sebîlürreşad, Mayıs 1948, I/2).
Sebîlürreşad, ikinci dirilişinde ayakları yere sağlam basan bir kurumlaşmayı da tasarlayarak çıkar. Sermayesi en az iki yüz bin lira olan bir “İslâm-Türk Anonim Şirketi” kurmak üzere harekete geçer. Zaten bu sermayenin yarısını vermek istediğini bazı “hamiyetli Müslümanlar” söylemişlerdir. Ardından bir matbaa binası inşa etmeyi ve gerekli makineleri almayı, doğrudan fabrikalardan kâğıt alarak çeşitli seviyelerdeki okuyucular için telif ve tercüme eser yayınlamayı plânlar. Bu arada ansiklopedi ve dergi yayını elbette sürecektir. Ardından Mısır, Bağdat ve Hindistan’da birer yazı heyeti oluşturarak bütün İslâm âlemi basının takip edip yine bütün İslâm âlemine hitap edecek bir büyük haftalık siyasî gazetenin çıkarılmasını, her türlü yayının desteklenmesini ayrıca büyük bir kütüphanenin oluşturulmasını tasarlar. Bütün bu tasarılar, bir şahsın altından kalkabileceği işler değildir. Ancak, hisse usulü sermayelerini birleştiren kâra ortak olan ortak şirketlerin altından kalkabileceği bir iştir. Misyonerler ve onlara benzer uluslar arası güçler “milyon sermayeli” büyük örgütler oluşturup çalışırken Müslümanların bunu yapmaması uygun değildir. Müslümanlarda da “millî ve dinî şuur” uyanmıştır. Bu konuda okuyucular düşüncelerini bildirmelidir. Fakat, bir yerlerden başlamak gerekmektedir. Dergi bir başlangıçtır. Onun için her okuyucu, Sebîlürreşad’ın tekrar çıkmaya başladığını herkese duyurmalı en az üç abone kaydının yapılmasını sağlamalıdır. Yalnız abone olmak isteyenlerin yalnız isim ve adreslerini bildirmeleri yeterlidir. Bir-kaç sayıyı alıp okuduktan, çocuklarına okuttuktan sonra “beğenirlerse” abone bedellerini göndermelidirler. Dergi muntazaman çıkarılıp gönderildiği, düzenli çıkış için matbaa ve kâğıt ücretleri peşin ödendiği için de abone olanlar ücretlerini düzenli ödemelidirler (Sebîlürreşad, Mayıs 1948, I/4,6). İlk sayısı İstanbul’da Şaka Matbaasında basılan dergi aynı matbaada 75 sayı çıkarır, 76-91. sayıları Kardeşler Matbaası’nda (Nisan 1950-Kasım 1950), 92. sayı Sinan Matbaasında (Aralık 1950), 93-109 Gün Basımevi’nde (Ocak 195(1)-Ağustos 1951), 110-177 Kardeşler Basımevi’nde (Eylül 19511954), 178. sayı tekrar Gün Basımevi’nde (Ağustos 1954) basılmaya başlanmıştır. Kısa bir tarama bile göstermektedir ki baştaki tasarıları hayata geçirmek öyle kolay olamamıştır. Bu durumu kapanmadan önce “Muhterem Abonelerimize” başlığı altında gönderdiği tek sayfalık bir mektuptan hissetmek mümkündür. “Abonelerimizin bir kısmı hesaplarını göndermemekle bizi üzüyorlar. Bu sene gönderdiğimiz mektupların bu, beşincisidir.. Abone bedeli ehemmiyetsiz bir para. Şöyle geçerken postahaneye uğranılmış olsa beş dakikalık bir zahmeti var. Muhterem okuyucularımız hesaplarını göndermezlerse bu iş nasıl yörür?. Yıllarca buna dayanmak nasıl mümkün olur? Dayanıyoruz. Fakat sallana sallana, bin bir müşkülâtla, sıkıntı ile, borçla. Muhterem okuyucularımız yarım asırlık mecmualarını böyle mi yaşatmalı?” (Eşref Edib, Nisan 1961, 320). Edib’in o sallantıda yayını sürdürme çalışması daha dört yıl daha dayanmasını sağlayacaktır. Ama daha ötesi gelememiştir. Çünkü ilk sayıdaki kurumlaşma süreci hedefine ulaşmamış, yine şahsî gayretlerin omzuna binerek yayın hayatı gidebildiği kadar devam etmiştir.
Genel özellikleri: Muhafazakâr, Milliyetçi, Gelişmeci ve Devletçi
Sebîlürreşad’ın yayınlarında İslâm inancına sıra dışı bir yakınlık görülür. Bu gelenekçi, anlamadan, önceden gördüğünü benimseme esasına dayalı bir bağlılık değildir. Temel kaynak olarak Kur’an’ı “asrın idrakine söyletmeyi” hedef alan bir yöneliştir. Evreni kaplayan ilgi alanının sebebi de buradadır. Evrensel bir bakış açısı ile dünyada olup-bitenle ilgilenme..
Sebîlürreşad, sürekli ilerleme ve gelişmeden yanadır. İlerleme ve gelişmenin, temel potansiyel enerjisinin İslâm tarafından verileceğini düşünmektedir. Dinî bir samimiyet yakalanmadan ilerlenemeyeceğini düşünmektedir. Kastamonu konuşmalarının başlıkları, bu ana yönelişi açığa vurmaktadır: “Müslümanların terakkileri İslâm’a sarılmalarına bağlıdır, Tam Müslüman olmadıka Felâh Yoktur, Ye’se Düşenler Müslüman Değildir.” (Eski, 1995, 11). Halka açıkça, bir bunalım devrinde ümitsiz olanın Müslüman olmayacağını haykırmakta, Müslüman olmadıkça kurtuluşun olmayacağını belirtmektedir.

Her Türlü İrticaya Karşı
Dergi “irtica” kavramının, aslında kelime anlamının çok dışında siyasî bir sindirme, dışlama ve mahkûm etme aracı olarak kullanıldığı kanaatindedir. Onun için her fırsatta irticaya karşı olduğunu yazar. Ama onun karşı olduğu irticanın her türüdür. Kızıl, kara, sarı.. irticanın her türüne karşıdır. “Türk milletini ve devletini saran tehlikeler”i ve özelliklerini şöyle belirtir: “Kara irtica, sarı irtica, Kızıl irtica. Kara irtica: Türkleri Hıristiyanlaştırmaktır. Sarı irtica: Masonluk ve Yahudiliktir. Kızıl irtica: Komünizm ve dinsizliktir.” Eşref Edip’in kaleme aldığı yazıda bu üç irtica tipi “üç ejdere” benzetilir. Üç ejder, “Türk milletinin dinini yıkmak hususunda elbirliği ile bir çeyrek asır zarfında” çok büyük tahribatları gerçekleştirmişlerdir. Eşref Edip, üç irticanın ortaya koyduğu yıkım çalışmalarını 45 madde halinde özetler. Bunlardan bazıları şunlardır: “Bütün Türk mekteplerinden din derslerini kaldırmak, Türklerin bütün din müesseselerini kapatmak, Ezanı Muhammedîyi yasaklamak, Kur’an cüzlerini parçalatıp-yakmak, farmason ocaklarını açmak, bir çok camiyi müze ya da depo haline getirmek, alay sancaklarını, alay imam ve müftülerini kaldırmak, komünist teşekküllerini kurmak, Türkleri Hıristiyanlaştırmak için bir Protestan cemiyeti kurmak”.. “Son darbeyi indirmek ve Türkiye’de Müslümanlığı tarihin kara sinesine gömmek” isteyenler, çeteler halinde “Türk milletinin manevî varlığı olan İslâmiyet kalesine üç cepheden” saldırmaktadırlar (Eşref Edip, C.IV, 91/242-245).
Bu yazı, Sebîlürreşad ve Eşref Edip’i bir hayli meşgul edecek mahkeme mahkeme dolaştıracaktır. Mahkeme tarafından mahkûm edilen dergi, kendini kamuoyu önünde savunma adına “Sebîlürreşad’ın tamimi”ni yayınlar. Bildiri başlığı şöyledir: “Müslüman Türk Milleti efkârı umumiyesine.. ve mason olmayan hukukşinaslara, milletvekillerine,, ve sayın hakimlere, savcılara ve bîtaraf bütün dünya efkârı hukukiyesine Sebîlürreşad dâvası hakkında Adliye Vekilinin C. Savcılarına yaptığı tamime mukabil Sebîlürreşad’ın tamimidir.” (C.VI, 150/386-399) Dergi, Lâikliğe aykırı yayından İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanır. Suçsuz bulunur. Fakat Temyiz Birinci Ceza Dairesi kararı bozarak mahkemeyi sürdürür. Dergi bütün karar ve müdafaa metinlerini dergiyi baştan başa dolduracak şekilde yayınlamaya devam eder (C.VII, 151/6–16; .VII, 152/18–31). Yalnız, mahkemelerin çok daha tehlikelisini orta yaşlı iken yaşayan Eşref Edip ileri yaşlarında yılmaz. Aynı mahiyette yayınına devam eder . İslam diyarında Hıristiyanlığı yayma, misyoner çalışmaları, “İslâmı Saran Kara Tehlike”dir. Bu tehlikeye karşı, sarsılmakta olan İslâm toplumunun sosyal yapısının temellerini korumak lâzımdır (E. Edip, C.V,109/137).
Politik, siyasal dışlama amacıyla dindarlara irticacı gözüyle bakılmasının ise, aslında irtica olmadığını savunur. Ali Fuat Başgil’in yazısına atılan başlık bunu açıkça ortaya koymaktadır: “İrtica yoktur efendiler!-Yalnız mukaddesata vurulan tekmelerin reaksiyonları vardır. Çeyrek asır inim inim inletilen masum sinelerden ahlar boşalmaktadır. Dindarlar arasında Moskova ajanı olamaz.” (C.V, 124/371). Bir başka uzun yazıda sorgulamaya devam eder: “Gerilik kimdedir? Müslüman Türk Milletinde mi, müfteri mason ve dönmelerde mi?” (C.VI, 147/338–343). Aslında derginin temel düşünce eksenini, üçlü tehdit olarak algıladığı yazı ortaya koymaktadır. Denilebilir ki, ikinci dönem yayın süreci o eksen etrafında dönmüştür.

Cumhuriyete Bakış
Sebîlürreşad, rejim anlayışı itibariyle isimlerden çok muhtevalara dikkat etmektedir. Elbette aranılan muhtevanın gerçekleştirilme şansının mümkün olabilmesi de gerekmektedir. Bu açıdan, cumhuriyet ve insanların kendilerini gerçekleştirme şansı tanıyan anlayışlara sıcak bakmaktadır. Cumhuriyet, bunların başında gelmektedir. Cumhuriyet’e sahip çıkmakta ve bu yeni rejimi benimsemektedir. Önemli olan rejimin işleyişi ve muhtevasının hangi değerler manzumesinden yararlanacağıdır. Onun için Sebîlürreşad, Cumhuriyetçidir. Fakat bu dindar bir Cumhuriyetçiliktir. Henüz Cumhuriyetin yeni ilân edildiği, Anayasada “Dini İslâm”ın bulunduğu bir dönemde rejime bakışını şöyle ifade eder: “Türkiye bir Cumhuriyet-i İslâmiyedir. Saltanat-ı Osmâniye’nin Kanun-i Esasîsinde sarahaten münderic bulunan bu mahiyet-i diniye, 2 Teşrinisani 1338’de Saltanat ilga edilirken teyit edildiği gibi 29 Teşrinievvel 1339’da Cumhuriyet ilân kılınırken muadil mevadd-ı esasiyenin ikinci numrosuyla te’kid edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti daima alemdâr-ı İslâm’dır. Bundan in’izâli (çekilmesi) mümkün değildir. Cumhuriyet en hakîki devlet-i İslâmiye olduğundan, biz sair düvel-i İslâmiyeden ziyade ruh-ı İslâm’a tevfîk-ı hareket etmişizdir.” (C.23, 576/42, 15 Teşrinisani 1339).
Bir başka yazıda da Sebîlürreşad, yukarıdaki görüşü pekiştirir: “Milletimizin mütedeyyin bir kitle-i İslâmiye, hükümetimizin bir Cumhuriyet-i İslâmiye olması itibariyle cemiyetimizin istinat edeceği esasât-ı ictimâiye ve hukukiyenin an’anâtımıza tevâfuk eylemesi bir zarurettir.” (Hasan Hikmet, C.23, 579/104–105, Kanunuevvel 1339).
Sebîlürreşad’daki bu anlayış dönemin İslâmcı aydınlarında da vardır. Bediüzzaman Said Nursi (1878–1960); “dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu belirtmektedir (Deveci, 1994, 193). Özellikle, ikinci dönem Sebîlürreşad’ın bir çok sayısında müdafaa edilen, düşüncelerine yer verilen Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı ile dergi arasında paralellik bulunmaktadır.
Masonluk ve Yahudilik Konusundaki Yaklaşımları
Sebîlürreşad’ın en hassas olduğu konulardan birisi Masonluk ve onunla doğrudan bağ kurduğu Yahudiliktir.
Sebîlürreşad, Masonluğun efendisi olarak Siyonizm’i görmektedir. Bu konuda delil olarak da dergi kapağında ve içinde Londra devlet müzesinden alınma “Siyonist protokolleri”ni yayınlar (C.11, S.252).
17 Teşrinievvel 1334 (1918) tarihli Sebîlürreşad (374/189), ateşkes görüşmelerinin yapıldığı sıra Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman)’ın yazdığı bir makaleye takılır (Vakit,13 Teşrinievvel 1334). Zira Ahmet Emin, Birinci Dünya Harbi ardından Yahudi kültürel kurumlarının meydana getirilmesi için Filistin’de bir toprağın Yahudilere ayrılıp idaresinin de onlara verilmesini çok yerinde bir uygulama olarak telkin etmektedir. Osmanlı Devleti’nin koruması altında 1492’den bu yana Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler, gördükleri iyiliğin karşılığı olarak Filistin Cephesinde Türk ordusunu arkadan vurmuşlardır. Harp sırasında “düşmanlarımıza casusluk yapmışlar, ordumuza zarar vermişlerdir”. Mondros Mütarekesinin imzalanmasından hemen önceki günlerde Yahudilere Filistin’de toprak verilmesini istemesini uygun görmez. Zaten Yahudiler oralarda silâhlı Yahudi jandarmaları, Yahudi posta, Yahudi mahkeme, banka, Yahudi bakanları kurma gibi hükümet olmanın gereği olan hazırlıkları uygulamaya koymuşlar, Müslüman ve Hıristiyan yerli halka zulme başlamışlardır. Dergi Yalmanın Yahudileri bu seviyede müdafaa etmenin nedenini sorgulamaktadır. Çünkü Filistin’de Yahudi devleti kuracak bir süreci masum, kültürel bir idare gibi gösterirken, İslâm birliği siyasetini zararlı, iğfal edici bir hülya olarak değerlendirmektedir. “Kapkara günlerimizde casus Yahudilere vatandan parça koparıp hediye eden”, “acıklı günlerimizde milleti teselli edecek yerde bize manda altında yaşamayı tavsiye eden” bu adamlar, “gaflet ve lâkaydimizden cüret almaktadırlar” (Atilhan, 1957, 256/88).
Türk Kültür ve Değerlerine Katkısı
Eşref Edip, Türklerin İslâm dini ile ilişkisi konusundaki görüşlerini şöyle belirtir: “Türkler bütün milletlerin gözbebeğidir. Asırlardan beri koca bir Garp âlemine karşı sinesini geren, mücadeleden mücadeleye atılan Türklerdir. Akvam-ı İslâmiye içinde en iyi Müslüman Türklerdir. İslâmiyet, her milletten ziyade, Türk’ün fıtratına uygun gelmiş ve Türk’ün fıtratını almıştır. İslâmı yükseltecek milletlerin başında Türklerdir.” (E. Edip, 339/219).
Onun için derginin sayfaları, Rusya’dan İstanbul’a gelen yazar, şair bütün millî bir ıstırap taşıyan aydınlara açıktır. Abdürreşit İbrahim, İsmail Gaspıralı (Gaspırenski), Ayaz İshaki, Ağaoğlu Ahmet bunlardandır. Derginin Müslüman Türklerle ilgili yayınları, Azerbaycan başta olmak üzere bütün dünyada ilgi uyandırmıştır. Türklük âlemi üzerine incelemeleri olan tanımış araştırmacılar Sırât-ı Müstakîm’in katkıları ile Dârülfünûn ve Mekteb-i Mülkiye binasında bir araya getirilerek bir “Türk Derneği” oluşturulur. Derneğin amacı; Türklerin tarihî eserlerini, tarihlerini, dil, edebiyat, etnoğrafya ve toplumsal yapılarını ortaya çıkararak dünyaya tanıtmaktır. Sırât-ı Müstakîm, Türk derneğinin “vasıta-i neşr-i efkârı” görevini üstlenmiştir. Bunu yaparken aynı zamanda Türkçenin “sadeleşmekle fesahat ve zarafetini kaybetmeyeceği” görüşüne de sahip çıkmaktadır (E. Edip, 1962, 12-13).

SONUÇ
Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşad dergileri, toplam bin sayıyı bulan yayınları ile belki tarihin en hareketli, sosyal-siyasî değişimin en hızlı geliştiği yarım asrı aşan bir zamanın tanığı olmuşlardır. Süreleri farklı olmak üzere defalarca kapanıp tekrar yayına başlamasına rağmen, dergiler, “omurgalı”, fikrî düzleminde istikrar sahibi bir yayın politikasına sahiptirler. Onların rengi belli, duruşu, tavrı net yayın çalışmalarına elbette başyazarı Mehmet Âkif ile sahibi Eşref Edip’in şekil verdiği açıktır. İslâmcılık, İttihâd-ı İslâm düşüncesinin en uzun soluklu yayın organı durumundadır.
Sebîlürreşad, İlk çıktığı yıllar devlet başkanının “Halife” olduğu Osmanlı Devleti’ne açıktan bağlıdır. Mütareke ve Millî Mücadele yıllarında Anadolu hareketinin yanında olmuş, ülkenin bağımsızlığını kazanması yolunda yoğun çaba harcamıştır. Cumhuriyetin ilânında ise yeni rejimi benimsemede tereddüdü yoktur. Yalnız, Hilâfetin kaldırıldığı, medreselerin eğitim birliği sağlamak üzere Maarif Vekâletine bağlanması gerekirken kapatıldığı, Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırıldığı, ezan, ibadet vb. konularda önemli değişimlerin devlet eliyle gerçekleştirildiği süreçte, yönetimle fikir ayrılığına düşer. Fakat dikkat edilmelidir ki, hiç de sıradan sayılmayacak bir düşünce ayrılığına rağmen asla devlete karşı bayrak açmaz. Sebîlürreşad’ın kapatılıp, sahibi Eşref Edip’in İstiklâl Mahkemelerinde yargılandığı dönemde bile hem Âkif hem de Eşref Edip, susmayı devlete karşı mücadele etmeye tercih etmişlerdir. Bu tavrın altında, Osmanlı devrinde benimsenen devlete bağlılık anlayışının devamı vardır. Şahıslar, bazı siyasiler yanlışlar yapabilir. Onların tasvip edilmeyen tavır ve uygulamaları yüzünden devleti hedef almak Sebîlürreşad anlayışının kabullenemeyeceği bir durumdur. Onun için basın tarihimizde yayın hayatı, düşünce yapısı bakımından genel çizginin dışında çok farklı bir karaktere sahip olmasına rağmen, devlete bağlılık, ülke-millet varlığını korumada titizlenme konusunda seçkin bir yayın organı olarak tarihte yerini almıştır. Bu belirgin karakterin oluşmasında; şüphesiz Türk toplumunun, benimsediği değerlerle devletini bütünleştiren bakış tarzını özümseme vardır. Onun için dergi, sosyal-siyasal yapıdaki savrulmalara rağmen, sürekli toplumu, devleti ayakta tutma gayreti içinde olmuştur. Ayrılık, bozgunculuk, küsmeden üreyen hasımlık sürüşme gibi insanî görülebilecek tavırları haksızlığa uğradığı hallerde bile öne çıkarmamıştır. Bu yönüyle de aslında baştan sona Sebîlürreşad serisinin yeni araştırmaların konusu olması gerekmektedir. Serhadda nöbet tutan asker uyanıklığı içinde, devlet-toplum hayatını sarsacak tehlikelere dikkat çekip durma, çözümler üretme ve bunları tartışmaya açma çabası dikkat çekicidir.
Eşref Edip ve dergisi, bir kültür hareketi boyutundadır. Sadece dergi değil, ansiklopedi, onlarca telif-çeviri kitap yayını ile bir kültürel oluşumdur. Yalnız, uzun soluklu olmasına rağmen dergi, ekonomik-sosyal boyutlarıyla birlikte kurumlaşamamıştır. Eşref Edip’in idealizmi, fedakârlığı; daha belirleyici bir ölçü olarak enerjisi ile irtibatlı olarak yayın hayatını sürdürmüştür. Uzun ve yorucu, çetin mücadeleleri, tutuklama, hapis, bıktırıcı mahkeme safahatının da bulunduğu yayın hayatı, yaşlılık günlerinde sahibinin dinamizmi ile birlikte tükenmiştir.

KAYNAKÇA
BCA, 051.V.41/8.65.48.
ALBAYRAK Sadık 1995, Eşref Edip Fergan, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (TDVİA), 11/473–474, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul.
ARABACI Caner, 1999, Sebîlürreşad’ın Cumhuriyet ve Yeniliklere Bakışı, Selçuk İletişim, I/13–23, 1 Temmuz 1999, S.Ü. İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, Konya.
ARAR İsmail, 1969, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı (16/17 Ocak 1923), Burçak Yayınevi, İstanbul.
ATİLHAN Cevat Rifat, 1957, A.E.Yalman-Yahudi Hükümeti, Sebîlürreşad, c.XI, 257/86–89.
AYBARS Ergün, 1995, İstiklâl Mahkemeleri C I-II/ 1920–1927, İleri Kitabevi yayını, İzmir.
AYDIN M. Akif, 2001, İslâmcılık-Hukukta, TDVİA, 23/67-70, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul.
CEYHAN Abdullah, 1991, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşad Mecmuaları Fihristi, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara.
DEVECİ İbrahim Ethem, 1994, Ben Dindar Bir Cumhuriyetçiyim, Yeni Asya Yayınları, İstanbul.
DEVELLİOĞLU Ferit, 1982, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, İstanbul.
DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2002, Mehmed Âkif Ersoy, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara.
EROL Mine, 1972, Türkiye’de Amerikan Mandası Meselesi 1919–1920, Giresun.
ESKİ Mustafa, 1995, Kastamonu Basınında Millî Mücadele’nin Yankıları, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
GEVGİLİLİ Ali, 1983, Türkiye Basını, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C. I, İletişim yayını, İstanbul.
GÜZ Nurettin, 1991, Türkiye’de Basın-İktidar İlişkileri (1920–1927), Gazi Üniversitesi-Basın Yayın Yüksekokulu yayını, Ankara.
Hafız Eşref Edib, 324, Mevâız, Sırat-ı Müstakîm, 24 Ağustos 324, S.I.
H. Eşref Edib (Fergan), 1331, Mevâız –Fâzıl-ı şehîr Manastırlı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin Ayasofya Cami-i Şerîfindeki- aynen zabt olunan- takrîrât-ı hakîmâneleri Ders: 2, İstanbul.
Eşref Edip (Fergan), 1956, Ebülulâ Beyle Beraber Nasıl Çalıştık? Sırat-ı Müstakîm’i Nasıl Çıkardık?, Sebîlürreşad, C.X, S. 238/199-200.
Eşref Edip (Fergan), 1957, Risale-i Nur Müellifi Said Nur Hayatı, Eserleri, Mesleği, Sebîlürreşad Neşriyatı, İstanbul.
Eşref Edip (Fergan), 1957, Kur’an Garb Mütefekkirlerine Göre-Kur’an’ın Azamet ve İhtişamı Hakkında Dünya Mütefekkirlerinin Şahadetleri, Sebîlürreşad Neşriyatı, İstanbul.
Eşref Edip, Sebîlürreşad’ın Romanı/ Sebîlürreşad İstiklâl Mahkemelerinde, Sebîlürreşad, S.282, C.XII-S.348, C.14, dizi yazı (1–42).
Eşref Edip (Fergan), 1961, İlmî İfşaat ve İtirafat- İslâm Ansiklopedisinin Sayısız Hatalarla Dolu Oluşu, Sebîlürreşad, 329/56–57.
Eşref Edib (Fergan), 1961, Muhterem Abonelerimize, Sebîlürreşad, Nisan 1961, C.13, S.320.
Eşref Edip (Fergan), 1962–1381, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Sebîlürreşad Neşriyatı, C.I, İstanbul.
Eşref Edip (Fergan), 1976, Kara Kitap- Milleti Nasıl Aldattılar? Mukaddesatına Nasıl Saldırdılar?, İstanbul.
GÜNER Zekâi-KABATAŞ Orhan, 1990, Millî Mücadele Dönemi Beyânnâmeleri ve Basını, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi yayını, Ankara.
IŞIK İhsan, 2002, Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi, Elvan yayını, Ankara.
İNUĞUR M. Nuri, 1992, Türk Basın Tarihi, Gazeteciler Cemiyeti, İstanbul.
İNUĞUR M. Nuri 1993, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul.
KARAN Hayrettin, 1956–57, Millî Mücadele’de Sebîlürreşad-Mehmet Âkif ve Eşref Edip, Sebîlürreşad, Aralık 1956, 234/1 (s.142)-Aralık 1957, 258/20 (s.123–124).
KARAY Refik Halid, 1964, Minelbab İlelmihrab–1918 Mütarekesi devrinde olan biten işlere ve Gelip geçen insanlara dair bildiklerim, İnkılâp ve Aka Kitapevleri, İstanbul.
KUTLUER İlhan, 2001, İslâmcılık-Düşüncede, TDVİA, 23/65–67.
MARDİN Şerif, 1997, Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme Bediüzzaman Said Nursi Olayı Bütün Eserleri 4, Çev.: Metin Çulhaoğlu, İletişim, İstanbul.
MARDİN Şerif, 1997, Din ve İdeoloji Toplu Eserleri:2, İletişim, İstanbul.
MARDİN Şerif, 1998, Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler 3, İletişim, İstanbul.
OKAY Orhan- KAHRAMAN Âlim, 2001, İslâmcılık-Edebiyatta, TDVİA, 23/70–71.
ÖZCAN Azmi, 1992, Pan-İslamizm Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere (1877–1914), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi, İstanbul.
ÖZCAN Azmi, 2001, İslâmcılık-İkinci Meşrutiyet, TDVİA, 23/62–65.
ÖZCAN Azmi, 2001, İttihâd-ı İslâm, TDVİA, 23/470–475.
ÖZTÜRK Kâzım, 1998, Türk Parlamento Tarihi TBMM-IX. Dönem 195/-1954, C.VII, TBMM Vakfı yayını, Ankara.
ŞENGÜLER İsmail Hakkı, 1992, Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmet Âkif Külliyatı, Hikmet Neşriyat, C.9, İstanbul.
ULUNAY Refî Cevad 2002, Bu gözler neler gördü?, Çatı Kitapları, İstanbul.
TÜRKÖNE Mümtaz’er, 1994, Siyasî İdeoloji Olarak İslâmcılığın Doğuşu, İletişim yayını, İstanbul.
TÜRKÖNE Mümtaz’er, 2001, İslâmcılık, TDVİA, 23/60–62.

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Makaleler
Beyşehir Şehit ve Gazileri
Eğitim Tarihi ve Sosyal Tarihçilik Açısından Eşsiz Bir Hazine
Abdürreşid İbrahim...
Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...
Böğrüdelik...
Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...
Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...
İttihat ve Terakki Basını
Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...
Milli Mücadelede Mehmet Akif...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com