Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...

 

Son yüzyılda, İslâmcılık denilince zihinlerde ilk canlanan isim Mehmet Âkif’tir, denilebilir. O, benimsediği değerlerle, hayatını, şahsiyetini, sanatını âdeta bütünleştirmiştir. “İslâm Şairi”, “Kur’an Şairi”, “Câmideki Şair” diye anılması, bütünleştiği değerlerle anıldığının bir göstergesidir.

Sakin, gösterişsiz hayatı içinde, iddialı olduğu alan, samimiyeti ve zikzak çizmemiş karakteridir. Millî Marşın şairi olması, millî duruşu, İslâmcı düşünce yapısı ile çelişmemektedir. Zira iki temel esasın var olabilmek için korunması gerektiğinin bilincindedir: Dil ve din.

Medeniyet değerlerinin şekillendirdiği millî yapının, kültürün korunması ne kadar gerekli ise, bölücülük ve parçalanma ateşinin körükleyicisi olarak ırkçılığın da o kadar reddi gerekmektedir. Onun için “Müslümanlığa veda etmedikçe kavmiyet davasında bulunamazsınız, kavmiyet gayretine düştükçe de Müslüman olamazsınız” düşüncesini keskin hatları ile açıklar. İslâmcılığı, gelenekçi değildir, moderndir (Erdoğan, 1986, 154 vd.). Etkilendiği, benimsediği düşünce adamları ile birlikte düşünülürse, “İslâmî modernleşme” onların ortak paydalarıdır. “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı”, “Alınız ilmini Garbın, alınız san’atini; / Veriniz hem de mesainize son sür’atini. / Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; / Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin..” dizeleri, ruh dünyasını şekillendiren değerlerle, güce erişmek için pratize etmek istediği reel dünyanın irtibatını, hangi çerçeveler içinde kurduğunun keskin ifadeleridir.

İSLÂM BİRLİĞİ DÜŞÜNCESİNİN DÜNÜ
Bir düşünce akımı olarak özellikle 19.yy.dan itibaren öne çıkıp tartışılan İslâm Birliği, Panislamizm veya Ümmetçilik, Hilafet politikası da denilen akım nasıl anlaşılmalıdır? Bu soru Osmanlı Devleti’nin, daha da geriye gidildiği zaman Türk Milletinin bin yıldır İslâm inancını benimsemesi de göz önünde tutulursa anlamlı bir sorgulamayı gerekli kılacaktır. Bünyesinde Halifeliğin de bulunduğu, bir İslâm hatta “inanç devleti” olan Osmanlı bünyesinde İslâmcılık, İslâm Birliği düşüncesi nasıl anlaşılmalıdır?
Osmanlı Devleti’nin siyasi ve idari kurumlaşması, kültürel temelleri İslâm ile şekillendirilmiştir. O kadar ki devlet ile din ikiz değil bütünleştirilmiş, özdeş hale getirilmiştir. İslâm, devletin ayrışmaz bir parçası haline getirilmiştir. “Din ü devlet mülk ü millet” o özdeşleşmenin özdeyişidir. Osmanlı Devleti’nde merkezî iktidar mekanizması yani devlet, bir “devlet İslâmı” üretmiştir. Devlet yapısı içinde İslâm, zamanla bir siyasi araç olarak yorumlanıp, şekillenerek devletin iç, dış siyasetine yansımıştır. O özdeşleşmede, her şeyin devlet için olduğu bir anlayış gelişmiş, “din de devlet için” olmuştur. Ulemanın “dinî bürokrat konumuna” gelmesiyle işlevi, “iktidarın bütün hareket ve faaliyetlerini, iç ve dış siyasetini meşrulaştırmaya odaklanmıştır”. Bu durum Müslüman tebaanın; dinî eğitim, organizasyonunu ile hukukî ihtiyaçlarını karşılamanın yanında yürüyen bir tutumdur. “Sünnî İslâm’ın tam bir devlet ideolojisi haline dönüşmesi”, yenileşme döneminde önemli bir problemdir. Zira Batılılaşmacı aydın, “geriliğin sebebi”, “ilerlemenin önündeki engel” olarak İslâm’ı görecek ve dışlayacaktır. O örtülü dışlama döneminde devlet ideolojisi Osmanlıcılıktır. Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’in ilanına kadar artık İslâm, “muhalefet ideolojisi” konumuna düşecektir. Bu yeni, muhalefet ideolojisi durumundaki İslâm, klasik dönem Osmanlı İslâm’ını eleştirerek kendisine model olarak Batı emperyalizmi karşısında bir savunma mekanizmasına dönüşen yeni İslamî anlayışı alacaktır. Bu, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh gibi kimselerin benimsediği bir anlayıştır. Geleneksel siyasi kurum olan saltanat rejimine karşı çıkıp, meşverete dayalı meşrutî rejim isteyen, içtihat kapılarının yeniden açılıp İslâm’ın bilim ve düşünce hayatına canlılık, üreticilik kazandırmak amacını güden, bir yönüyle selefiyeci, bir yaklaşım ortaya konmaktadır (Ocak, 1999, 10-13).

Görünürdeki Batı karşıtlığına rağmen modernist fikir hareketlerinden olan bu akım sanıldığı gibi II. Abdülhamit devrinde başlamaz. İttihad-ı anasır veya Osmanlıcılık olarak adlandırılan Tanzimat ideolojisi, farklı unsurların kaynaşmasıyla meydana getirilecek tek Osmanlı Milleti hedefinde iflas etmiştir. Dış borçlanma ile devletin iflasına, Avrupalı devletlerin müdahaleleri, himaye ve teşvik kanatları altında Hıristiyan vatandaşların, tanınan haklarla tek Osmanlı milleti olacak yerde, ayrılıkçı ve bağımsız olma yolunu tutmaları bölünmeyi hızlandırmıştır. 1860’lardan sonra Avrupa’da görülen ulusalcı Avrupa toplumlarının, “inşa ideolojilerinden mülhem” akımlar (Aktaş, 2009, 52) olarak Pan-Slavizm, Pan-Germanizm, Pan-Helenizm gibi siyasi ve ideolojik hareketler, Avrupa ile irtibatlı elit zümreyi etkiler. İbret ve Basiret gibi gazeteler, İttihad-ı İslâm adı altında yazılar yayınlar. İlk İttihad-ı İslâm kavramını Namık Kemal (1840-1888), Hürriyet gazetesinde kullanır (10 Mayıs 1869) (Özcan, 2001, 470). Sonra başka yazılarında da aynı kavramı öne çıkartır (İbret, 27 Haziran 1872). Aynı konudaki ilk kitapçık ise, 1873’te, Esat Efendi (Ticaret Bahriye Mahkemesi Zabıt Katibi) tarafından kaleme alınır (Özcan,1992, 49, 54).

Pan-İslamizm, şöyle formüle edilmiştir: “Çağrı ‘İslâm tehlikede’, sebep ‘Batılı Hıristiyan güçler’, aranan çare ‘Halifenin etrafında toplanmak”. Bu anlayışla Pan-İslamizm, özellikle sömürge altındaki İslâm ülkelerinde olağanüstü popüler olmuş ve millî kimliklerin gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştır (Özcan,1992, 91).

Halifelik kanadı altındaki Pan-İslamizm çalışmaları, yalnız İslâm coğrafyasında emelleri olan ülkeleri rahatsız etmiştir. İslâm Birliği siyasetini en fazla benimseyen ve Hilafetin gücünden faydalanarak Asya’nın Afrika’nın uzak köşelerine bile din yayıcı heyetler yollayan Abdülaziz ile kendisinden sonra aynı siyaseti daha ileri düzeyde sürdüren II. Abdülhamit, İngiltere, Hollanda gibi sömürgeci devletlerin tepkisini çekmişlerdir. Tahtan indiriliş şekilleri göz önünde tutulduğunda her iki devlet başkanı da Pan-İslamizm siyasetine kurban verilmiş, dış irtibatları olan darbelerle önce tahttan indirilmişler sonra biri öldürülerek diğeri sürgünde tutularak etkisiz hale getirilmişlerdir (Şengüler, 1992, 10/254).

İttihad-ı İslâmla ilgili yayınları, endişe ile değerlendiren Hollanda’nın İngiltere’ye işbirliği teklifi, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne baskıları sonucu bu baskılara tekrar muhatap olmamak için Abdülhamit’in saltanatının sonlarına doğru bir tedbir olarak bu tabirin kullanılmasının yasaklanması, ilginçtir (Özcan, 2001, 470). Yalnız, İslâm Birliği, siyasetini güdenler sadece dış güçlerin etkisini üzerlerinde hissetmemişlerdir. Yabancı irtibatlarla birlikte düşünüldüğünde, Pan-İslamizme inananların bile II. Abdülhamit’e muhalif olmaları, akımın entelektüel ve ideolojik zayıflığı olarak değerlendirilmektedir (Özcan, 1992, 92).

ÂKİF’TE İSLÂM BİRLİĞİ
Sultan Abdülaziz, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Şeyhülislam Musa Kâzım, Sait Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim, İsmail Hakkı (İzmirli), İsmail Fenni (Ertuğrul), Şemsettin (Günaltay) gibi savunucuları olan İslâm Birliği düşüncesinin, İslâm inancına güveni sağlama gibi bir misyonu da vardır. İslâm’ın ilerlemeye engel olmadığı aksine bilimi, gelişmeyi istediğini öne çıkartmaya çalışmışlardır. II. Meşrutiyet’ten itibaren bu düşünceyi temsil eden yayın organlarının başında Sıratımüstakim ve devamı olan Sebilürreşad ile başyazarı, şairi M. Âkif gelmektedir.

Âkif, yapı itibariyle hayal kuran, teorik düşüncelerin veya sanatlı ifadelerin anaforunda kaybolan biri değildir. Eylem yönü, düşüncelerini uygulamaya dönüştürme meyli, hep ağır basar. Onun için İslam Birliği, İttihad-ı İslâm, işin pratik, yanıdır. Doğumundan vefatına kadar, huzur içinde yaşayacağı, mutluluktan uçacağı bir ortam bulamamıştır. Çocukluğu, Osmanlı- Rus Harbinin çalkantıları içinde geçmiştir. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve yirmi yıl civarında üzerinde görev yaptığı vatan topraklarının ata yurdunun kaybı bahtsızlığını yaşar. Bu acıların üstüne, kezzap gibi Birinci Dünya Harbi ile Çanakkale Cephesi’nin kayıplara başkenti ekleyip eklememe ıstırabı dökülür. Tersine gidiş bunlarla kalmamış, işgaller, başşehirden Anadolu’nun bağrına uzanmıştır. Yıkım, geri çekilme, yenilgiler dönemidir. Saldırganlar ise amansızdır. “Tek dişi kalmış canavar”ın insafı yoktur. Bütün İslâm âlemi, saldırılardan; sömürgeleşerek, maddî-manevî varlıklarını yitirerek, evlatlarını toprağa vererek nasibini almaktadır. Onun için genel atmosfer itibariyle İslâm Birliği, bir savunma refleksi, bir siyasi dayanışma arayışıdır. Avrupa karşısında ayakta kalabilmenin yolu, medeniyet değerleri itibariyle “kardeş” olan, aynı saldırıların muhataplarının güç birliğinden geçmektedir. İslâm toplumlarının kardeş yüreklerini birlikte çarpmaya yönelten iki temel etken de bunlardır: İslâm ve Haçlı saldırısı. Onun için, gayrete gelinmelidir. Gayret ve kahramanlık için gerekli güç, temel değerlerinde bulunmaktadır. Yılgınlık devri değildir: "Şehâmet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır, / Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır."

Başyazarı olduğu Sıratımüstakim ve Sebilürreşad’da, fihriste göre doğrudan başlığı “İttihad-ı İslâm” olan on altı yazı yayınlanmıştır (Ceyhan, 1991, 41, 253). İlginçtir, Âkif’in aynı başlığı taşıyan hiçbir yazısı bilinmemektedir. Toplam 330 imzalı yazı, şiir ve çevirisi içinde, bir adet “İttihad-ı İslâm” başlıklı yayınının bulunmaması, yanıltıcı olmamalıdır (Ceyhan, 1991, 127-131, 400-4005). Zira muhteva itibariyle yazıların hiç biri o çerçevenin dışında değildir. İslâm âlemindeki gelişmeleri yakın takibe aldığı çevirileri de bu hükme dâhil edilebilir. Ferit Vecdi’nin Müslüman Kadını (1909), Şeyh Muhammed Abduh’un Mösyö Hanotauks’a Cevabı (1915), Said Halim Paşa’nın İslâmlaşmak ve İslâm’da Teşkilâtı Esasiye (1919), Abdülaziz Çaviş’in İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler (1924) ve Anglikan Kilisesine Cevap (1924) bunlardan bazılarıdır.


Âkif İslâm Birliği düşüncesini, sloganik olarak anmasa da satırlarına sindirmiştir. Müslüman toplumlarının birbirine dayanmadan yaşayamayacağını, daha ileri giderek birbirlerinin olmazsa olmazı olduklarını haykırır. Nasıl bir vücut; el, ayak, gözsüz olamazsa birbirinin eli, ayağı, gözü durumunda olan İslâm toplumları da bu konumlarını anlayıp birliğe, dayanışmaya koşmak, ayrılıkçılığı dışlamak zorundadırlar:

“Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan! / Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık, ne Türklük kalacak, aç gözünü! / Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü
Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir! / Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir
Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir / Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir
Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün / Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün”
Birlik olmak zorunludur. Çünkü Haçlılar göz açtırmayan bir “kanlı kâbus” gibi çullanmaktadır. Ama asırlardır hareketsiz duran Müslümanlar, saldırıyı kolaylaştırmaktadır. Âkif, birlik ister, fakat durumun ne olduğunu da bilmektedir. Hayalci değildir:
“Musallat, hiç göz açtırmaz da Garbın kanlı kâbusu, / Asırlar var ki, İslam’ın muattal, beyni, bazusu.
“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin ?” diyorlar. Gördüğüm: Yer yer / Harab iller, serilmiş hanümanlar, başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar; / Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar”
Tespit Ziya Paşa’nın; “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler, kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı, bütün viraneler gördüm” beyitinden âdeta farksızdır. Durum Ziya Paşa’dan Âkif’e değişmemiştir çünkü. Onun için bir çare bulunmaktadır, çalışmak:
“Çalışmak !... Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla. / Alınlar terlesin, derhal iner mev’ud olan rahmet.”
Çalışmaya sonra, daha şiddetle dikkat çekecektir: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol… / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

Âkif, İslâm Birliği düşüncesini, dostu Abdürreşid İbrahim üstünden anlatmıştır. Âkif’in Süleymaniye Kürsüsünden konuşturduğu bu şahsiyet, Sibirya’nın buzlu sahalarında yetişmiş, genç yaşında Çarlık Rusyası ile mücadeleye başlamış, Rusya Türkleri arasında yazar, kadı, siyasetçi, “Türkiye’nin gayri resmî ajanı diye tanınmış”tır. Türk Müslümanların, Türkiye’nin adı altında birleşmelerini, onların “medenî, içtimaî bağlarla Türkiye’ye bağlı bulunmalarını” temin etmeye çalışmaktadır. Rusya’da Livaü’l-Hamd adıyla bir broşür yayınlayarak Rusya Türklerinden yetmiş bin kadar kuzey Türkünün Anadolu’ya gelmelerine sebep olmuştur. Sibirya dahil bütün Asya’yı, Uzak Doğu’yu, Japonya’yı dolaşarak İstanbul’a gelmiş, burada Âkif’le görüşmüş, burada gezip gördüğü yerlerdeki Müslümanların durumuna dair konferanslar, vaazlar vermiş, “seyyah-ı şehir” diye büyük şöhret kazanmıştır (Eşref Edip, 1962, 359-360).

M. Âkif’in model gösterdiği dostu Abdürreşid İbrahim’in, İslam Birliği’nden anladığı, bütün İslâm dünyasının birleşmesinden ziyade Müslüman toplumların işbirliği yapması, zor günlerinde birbirlerine yardımcı olmaları, Batı mezalimine karşı ortak hareket etmeleridir. Bütün bunların gerçekleşmesi için bir ülke liderlik yapmalıdır. O lider ülke, Türkiye’dir. Bunun için de Türkiye’nin güçlü olması gerekmektedir. Güç ise, bilim ve teknolojinin geliştirilmesinden cehaletin yenilmesinden geçmektedir. O konuda Türkiye’ye model olabilecek Japonya gibi bir ülke vardır. Türkiye, saldırgan Batı karşısında, her alanda Japonya ile işbirliği yapmalıdır (Türkoğlu, 1997, 145-147). Mehmet Âkif de bu düşünceyi benimsemekte ve desteklemektedir. Abdürreşid İbrahim’in Japonya’da İslâmiyet’in yayılması için gösterdiği gayreti takdir etmekte, bu çabalara Osmanlı Devleti’nin destek vermesi gerektiği fikrini kabullenmektedir: “Müslümanlık, sanırım parlayacaktır orada; / Sâde Osmanlıların gayreti lâzım arada”.

M. Âkif’in İslâm Birliği düşüncesini üzerinden anlattığı model şahsiyetlerinden olan Abdürreşid İbrahim, birincisi 15 Ağustos 1905’te olmak üzere, Rusya’da dört Müslüman Kongresi gerçekleştirmiştir. Üstelik bu geniş katılımlı kongrelerin sadece üçüncüsü (16-21 Ağustos 1906), Rus makamlarından izinli olarak yapılmıştır. Diğerleri izinsiz yapılmış hatta birinci ve dördüncü kongreler, bir gemi kiralanarak su üstünde gerçekleştirilmiştir. Pan-İslamizm adı altında istekleri; Rusya Müslümanlarının birleşmeleri, Ruslarla hukuk önünde eşit olmak, Müslümanlar için eğitim ve yayın kuruluşlarına sahip olmak ve isteklerini esenlik içinde gerçekleştirmektir (Türkoğlu, 1997, 31-51). O bu doğrultuda Kazan ve Petersburg’ta matbaalar kurup dergi ve gazeteler çıkarmış, kitaplar yayınlamıştır. Elbette bu çalışmaları, serbest bir ortamda değil, İslâm Birliği (Pan-İslamizm) çabalarını tehdit olarak alan Rus güvenlik güçlerinin takip ve baskısı altında yapmış, zaman zaman matbaası basılmış, dergi ve gazetesi kapatılmış, yolu hapse uğramıştır. Fırsat bulduğunda sığınak gibi gördüğü ülke Türkiye, İstanbul olmaktadır. Burada da durmamış yine yayınlar çıkarmış, konferanslar vermiştir. Âkif onu Süleymaniye Kürsüsünde halka hitap eden heybetli, etkili, beyaz sakallı, ak sarıklı, sevimli yüzlü, bakışlarındaki ışıkla anlayışları alevlendiren müthiş bir ideal adamı olarak canlandırır. Cana, dünyaya meyletmeyen, sözleri ile din gayretini coşturan, hayatı gayede gören bunun için Uzak Doğudan uzak batıya kadar bütün İslâm Âlemini dolaşıp dertleri ile dertlenen, çözümler arayan bir ideal adam (Safahat, 153-188). İslâm Birliği’nin yolunu açacak olanlar da bu tip yorulma bilmeyen örnek dava adamlarıdır:

“Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destarı, / O mehîb alnı, pek mûnis olan dîdârı,
“Her taraftan kuşatıp, bedri saran hâle gibi, / Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi!
“Hele gözler ki mihrak-ı semâvidir ki: / Bir şuâıyle alevlendiriyor idrâki.”
Âkif, Abdürreşid İbrahimi böylece takdim ettikten sonra onun ağzıyla İslâm âlemini anlatır:
“Bana siz âlem-i İslâm’ı sorun, söyliyeyim; / Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim,
“Şark-ı Aksâ’dan alın, Mağrib-i Aksâ’ya kadar, / Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var!”
Bunca zahmetine, ölesiye yorgunluğuna karşı ona direnç veren, benliğinin derinliklerinden fışkıran din gayreti, inancıdır. Eylemlere can veren de gayedir:
“.. Bir sadâ benliğimin fışkırıp a’mâkından / O sadâ işte benim gayret-i dîniyemdir,
“.. Ne de can, sonra filan duygusu engel heyhat! / Can, cihan hepsi de boş, “gaye”dedir varsa hayat.”
İslâm âleminin hali perişandır. Bütün kurum ve kesimleri mevcut hali ile adeta sayıp döker:
“Ümmetin haline baktım ki: Yürekler yarası! / Ne bir ekmek yedirir iş; ne de ekmek parası.
“Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep yok; / Ne kılıç var ne kalem.. Ne sorarsan hep yok!
“Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki? / Birinin ömrü mülazımlıkta geçerken öteki,
“Daha mektepte iken tayy-i merâtible ferik! / Bir müşirlik mi var? Allah veliyyü’t-tev”îk"
“Hele ilmiye bayağıdan da aşağı bir turşu! / Bâb-ı Fetva denilen dâire ümmî koğuşu.”
Madem ki, ilmiye iyi durumda değildir. O zaman iyilerin yetiştirilmesi gerkmektedir. Ama vakit bekleme vakti değildir. Akif, burada aynı zamanda üstünde etkili olan düşünürleri (Cemaleddin Efgani, Abdulaziz Caviş ve Muhammed Abduh gibi) de anar:
‘Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,
Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;
Der ki tilmizine Afganlı: “Muhammed Dinle!
İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.’
Önce bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,
Nazariyyat ile bir şeyler olur zannetme!…
O berâhîni de artık yetişir, dinletme!
Çünkü muhtac-ı tezahür değil isti’dâdın…
“-Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstadın…
Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sûdan’a;
Yeni bir medrese te’sis edelim Urbana.
Daha üçbeş de faziletli mücahid bulalım,
Nesli tehzîb ile, i’lâ ile meşgul olalım,
Çıkarıp gönderelim, hâsılı, şeyhim, yer yer
Oradan alem-i İslama Cemaled-din’ler.”
“-Bu, fakat, yirmiyıl ister ki kolay görmüyorum..
Yirmi günlük işe bak sen!” “-Kulunuz ma’zurum…”
Buralarda özlediği model insan tipi Asım anılmalıdır. O tipte, dinine ve değerlerine bağlı, vatanına hizmeti vazife bilen, İslam’ın anlayan, çalışkan, yeniliklere açık, azimli “fazilet” , “marifet” ve “sa’y” sahibi erdemli, aydın gençlik vardır.

EYLEMDE İSLÂM BİRLİĞİ
İslâm Birliği düşüncesi, başından bu yana saldırı ve savaşların olduğu zamanlarda öne çıkmıştır. Girit olayları, Osmanlı-Yunan Harbi, Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), Trablusgarp, Balkan Harpleri, Birinci Dünya, Harbi ve Âkif’in yaşadığı zaman itibariyle son ele alındığı zaman Millî Mücadele yıllarıdır. Aynı kaderi paylaşan İslâm toplumlarının, Halifeliği elinde tutan Osmanlı Devleti liderliğinde yardımlaşmaya çağıran bu düşünceden sadece Müslümanlar faydalanmayı düşünmemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin, Birinci Dünya Savaşı başlarında Cihat Fetvasını yayınlamasında, Almanya’nın isteği, daha fazladır denilebilir. Savaş sırasında kaleme alınan Celal Nuri’nin İttihad-ı İslâm ve Almanya kitabı, aynı arzunun kamuoyu oluşturmak için yazılmış bir eseri gibidir.

Âkif Berlin, Viyana’da, Necid Çölünde
Birinci Dünya Harbi’nde Almanların elinde, İtilâf Devletleri ordularından alınmış çok sayıda Müslüman esir bulunmaktadır. Arap, Hintli Müslüman, Rusya’dan esir alınan Müslümanların ayrı ayrı kampları bulunmaktadır. Zamanla rakamlar değişmek üzere Müslüman esir sayısı elli-yüz bin arasındadır. Müttefikleri Türkiye’ye karşı cemile olmak üzere Müslüman esirlere özel itina göstermektedir. Onlara camiler yapıp, okullar açarak imam, öğretmen, hafız ve vaizler getirtmiş, hatta ayrı dillerde Araplara, Hint ve Rusyalılara has gazeteler çıkartmışlardır. Almanya, Müslüman esirlere yapılan bu özel muameleyi İslâm âleminin duymasını özellikle Türkiye’nin görüp-bilmesini istemektedir. Onun için çeşitli milletlerden Müslüman yazarları davet ederek onlara bu durumu göstermeyi yararlı bir propaganda addetmektedir. Bu çerçevede Abdürreşid İbrahim, Ağaoğlu Ahmet, Halim Sabit değişik zamanlarda Berlin’e gitmişlerdir (Eşref Edip, 1962, 82-83). Aynı doğrultuda Harbiye Nezaretine bağlı “Teşkilâtı Mahsusa”nın isteğiyle Âkif, Aralık 1914’te, Tunus’un köklü ulema ailelerinden birine mensup olan Şeyh Salih eş-Şer”if et-Tunusî (1869-1920) ile birlikte Berlin’e gider. Görevleri Almanların elindeki Müslüman esirlere Fransız ve İngiliz aleyhtarı konuşmalar yapmak, onları kazanmaya dönük metinler hazırlamaktır. Konuşma metinleri diğer hatiplere de dağıtılır. Bu geziden Mart 1915’te İstanbul’a dönülmüştür (Cündioğlu, 2000, 184). Berlin Hatıraları bu gezinin kültürümüze kazandırdığı önemli bir eserdir.

Âkif, Mayıs 1915’te, Teşkilât-ı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı, Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusî ve Enver Paşa’nın yaveri Mümtaz Bey’le birlikte Ceziretü’l-Arab (Necid) bölgesine gider. İbnu’s-Suud, İbnu’r-Reşîd ile yapılan ikna görüşmelerine katılır. Harp yangını devam etmektedir. İbn-i Reşid, İbn-i Suud’un İngilizlerden yardım gördüğünü, Mekke Şerifi’nin (Şerif Hüseyin) isyan-saldırı hazırlığı içinde olduğunu belirterek açıktan silah istediği görüşme ibretliktir. İslâm birliği telkinine gidenler, ayrılık fitnesinin canlandığını acı acı müşahade etmişler ama yine de asıl görevlerine devam etmişlerdir. “Padişahın selâm-ı şâhâneleri” ile birlikte “on beş bin altın, şahsına ait murassa iki kılıç ve maiyetindeki zevata emir vasıtası ile dağıtılacak 15 kadar kılıçlar, saatler, hançerler ve Yavuz Sultan Selim’in Topkapı’daki eğerinin benzeri yapılan bir eğer” hediye edilmiştir. Heyetin yaşlısı ve İslâm Âleminin tanınmış şahsiyeti olarak Tunusî, sözü “uhuvvet, meveddet”ten (sevgi) açar. “İnneme’l-mü’minîne ıhvetün” ayetini okur. “Müslümanlığın vahdetine ait hadisler” anlatılır. Telkin tamamıyla İttihad-ı İslâm üzerinedir (Kutay, 1963, 104-113; Cündioğlu, 2000, 184).

Teşkilat-ı Mahsusa ile irtibatlı bu tür faaliyetlerin içinde Âkif’in yazılarını çevirerek Sebilürreşad’da yayınladığı aslen Tunuslu ama Mısır’da eğitim görüp yetişmiş olan Şeyh Abdülaziz Çaviş (1876-1929) de vardır. Kasım 1914’te harbe girilmesi üzerine Çaviş, Cihad Beyannâmesi’ni kaleme almıştır. Ayrıca Şeyh Hıdır Hüseyin et-Tunusî, Abdülhamid Said el-Mısrî, Dr.Ahmed Fuad el Mısrî, İbrahim Ratıb, Yusuf Mustafa gibi şahsiyetler de bulunmaktadır (Cündioğlu, 2000, 187).

Âkif Ankara’da İslâm Birliği Kongresi Komitesinde
Âkif, milletin bazen haykıran, bazen ağlayan, inleyen sesidir. İstiklâl Marşında, ümitli bir gürlerken, Bursa’nın işgalinde ıstırap içinde matem tutar. Ama her haliyle milletinin yanındadır:
Hayır, senin hakkın değil …Matem benim hakkım
Asırlar var ki , aydınlık nedir , hiç bilmez afakım !
Teselliden nasibim yok , hazan ağlar baharımda ;
Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda !

Ne zillettir ki : Nakus inlesin beyni’nde Osman’ın ;
Ezan sussun , fezalardan silinsin yadı Mevla’nın !
Benim Hakkım , sus ey bülbül , senin hakkın değil matem!

Millî Mücadele’nin kritik günleridir. 1921 yılında İngilizler Mekke’de bir İslâm Kongresi toplamak üzere çalışmaktadırlar. Birçok İslâm ülkesinin işgalcisi olan İngilizler, İslâm ülkeleri ve halkının birlik olma, dayanışma yönündeki meyillerini de kontrol altında tutmak istemektedir. Özellikle Türkiye’ye karşı reva görülen zulümlerin, İslâm âleminde meydana getirdiği galeyanı boğmak; Anadolu’da gelişen hareketin, Müslüman toplumları bir araya getirerek kurtuluş ve bağımsızlık çarelerini görüşmelerine fırsat vermemek istemektedirler. Karşı tedbir olarak Kuva-yı Milliye adına bir İslâm Kongresi düşünülür. Anadolu hareketinin resmi gazetesi durumundaki Hâkimiyeti Milliye gazetesinde o sıra Matbuat Müdürü olan Hüseyin Ragıp Bey, Anadolu’da bir İslâm Kongresinin düzenlenmesi düşüncesi ile ilgili bir makale yayınlar. Millî harekete, Hindistan dâhil birçok İslâm ülkesinden yardım için gelen mücahitler ve maddi desteğin önemi açıktır. Uluslar arası kamuoyu desteğini yanımıza almanın önemi bellidir. Hüseyin Ragıb’ın yazısı üzerine Sebilürreşad’da Eşref Edip de bir yazı yayınlar. “Anadolu’da İslâm Kongresi -Hüseyin Ragıb Beyefendiye-” başlıklı yazı, Sebilürreşad’ın 472. Sayısında Mart 1921 (1337) tarihinde yayınlanmıştır. İslâm Kongresini önemsemektedir. İslâm toplumları, birbirinden koparak parçalanıp yaman bir azaba uğramışlardır. O yüzden ortak dertlere ortak çözüm aramak gerekmektedir. Bu amaçla, “Anadolu’da bir İslâm Kongresinin teşkili”, “bütün Müslüman efkârı üzerinde azîm tesirler husule getirecek, bütün meyus gönüllere yeni bir nefha-i ümit ve hayat bahşedecektir.” Bunun üzerine, Hüseyin Ragıb’ın isteğiyle görüşürler. Hüseyin Ragıb, Hükümetin Ankara’da büyük bir İslâm Kongresi düzenlemeye karar verdiğini, Eşref Edib, M.Âkif, Şeriye Vekili Mustafa Fehmi Efendi ve Meclis Başkâtibi Recep Bey (Peker)’den oluşan komitenin, bir büro teşkil edilerek hemen hazırlıklara başlamaları gerektiğini “tebliğ eder”. M. Kemal Paşa’nın emri bu doğrultudadır. Eşref Edip, gelişmeleri Âkif’e aktarır. Üstad, memnun olmuştur. Çok geçmeden, İstasyon’da bir büro teşkil ederek hazırlıklara başlarlar. Birkaç defa da toplantı yaparlar. Kongre esaslarının tespiti, dünyadaki İslâm devlet ve milletlerinin dökümü ile kimlerin davet edileceğini kararlaştırırlar. Komisyon bir de beyanname hazırlayacak, Paşa imzalayacaktır. Âkif, Eşref Edip’e, “muhtasar, müfit, güzel bir şey yapalım. Sen bir şey karala, sonra ben tashih eder üzerinde biraz işlerim” der. Eşref Edip, beyanname hazırlığını Âkif’e verir. Âkif, uzun bularak, kısaltacağını belirtir. Kongre haberini alan milletvekilleri ve ulema memnun olmuşlardır. Ankara’daki bu hazırlık, o sıra Moskova’da bulunan Enver Paşa tarafından da duyulmuştur. Enver Paşa, Cavit Bey’e yazdığı 5 Temmuz 1921 tarihli mektubunda kongreyi şöyle değerlendirir: “Şimdi Mustafa Kemal Paşa bizim emperyalizm aleyhtarı olarak hariçte çalıştığımızı görerek Ankara’da bir İslâm Kongresi toplamak üzere imiş. Fakat bence Anadolu’ya böyle resmen bu işe iştirakten zarar geleceğini evvelce anlatmıştım. Fakat olmadı. İnşallah iyi olur. Biz bütün arkadaşlar bunlara rağmen Anadolu’da hiç bir suretle böyle bir zamanda düşmanlarımıza yarayacak bir gürültü çıkarılması taraftarı değiliz.” (Yalçın, 2002, 87).

Fakat hazırlıklar devam ederken, Eskişehir bozgunu baş göstermiş, Yunan orduları Sakarya’ya dayanmıştır. Benzer çalışmalar gibi, “İttihad-ı İslâm”a vesile olacak “bu güzel fikir ve bu muazzam teşebbüs” de geri kalır. Sakarya Zaferinden sonra bir daha gündeme gelmez. Hatta M. Kemâl, bir Meclis konuşmasında “İttihad-ı İslâm fikrini bir hayal” olarak nitelendirir. Ama E. Edib’e, konuşması sonrası ziyaretine geldiğinde; “Ben kürsüde siyaseten öyle söyledim. Siz yine bildiğiniz gibi yazarsınız.” ruhsatını verir (Karan, 254/58-60).

SONUÇ
İsmail Kara’nın taspitiyle, “Dönemin İslamcı-siyasi karakteristiği "devleti kurtarma" merkezli olduğu için Akif’te de bu düşüncenin yoğun vurgusunu buluruz. İçinde Tunuslu Hayrettin Paşa, Said Halim Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi, Akif vb.nin bulunduğu Islahatçı İslamcılar, Osmanlı devlet düzeninde köklü ıslahatlar yapmayı düşünüyorlardı. Onların hayali gerekleşmiş olsaydı, bugün tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi İslam ülkeleri de böylesine bir birlik için adım atmış olacaklar, bunun liderliğini Osmanlı yapacaktı.Onlara göre saltanat kaldırılacak, hilafet korunacak, halkın seçtiği bir halife dönemi başlayacaktı.’

 

KAYNAKÇA
Abdürreşîd İbrâhîm, 2003, Âlem-i İslâm ve Japonya’da İslâmiyet’in Yayılması 1-2, Sadeleştiren ve Notlandıran: Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul.
AKTAŞ Ümit, 2009, İttihad-ı İslam, İslamcılık ve İslamî Hareket(ler): Bir Kriz Sürecinde Strateji Arayışları, Özgün Düşünce-Üç Aylık İslami Düşünce Dergisi, Çıra Basın Yayın Organizasyon ve İletişim Hiz. Tic. Ltd. Şti. yayını, Ocak-Şubat-Mart 2009, S.I, 45-100.
BULAÇ Ali, 2009, İslamcılık Düşüncesi/Dün-Bugün-Yarın, Özgün Düşünce-Üç Aylık İslami Düşünce Dergisi, Çıra Basın Yayın Organizasyon ve İletişim Hiz. Tic. Ltd. Şti. yayını, Ocak-Şubat-Mart 2009, S.I, 11-25.
Celâl Nuri (İLERİ), 1331, İttihad-ı İslâm İslâm’ın Mazisi, Hâli, İstikbâli, Yeni Osmanlı Matbaası, İstanbul.
Celâl Nuri (İLERİ), 1333, İttihad-ı İslâm ve Almanya, Yeni Osmanlı Matbaa ve Kitabhânesi, İstanbul.
CELKAN Hikmet, 1986, İttihad-ı İslâm ve Mehmet Akif, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi yayını, İstanbul, s.167-175.
CEYHAN Abdullah, 1991, Sırat-ı Müstakîm ve Sebîlürreşad Mecmuaları Fihristi, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara.
CÜNDİOĞLU Dücane, 2000, Bir Kur’an Şairi –Mehmet Âkif ve Kur’an Meâli-, Bîrun yayını, İstanbul.
DOĞAN D. Mehmet, 1998, Câmideki Şair Mehmed Âkif, İz Yayıncılık, İstanbul.
ERDOĞAN Mustafa, 1986, Safahat’ın Temalarından Biri: İslâmî Modernleşme Görüşü, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy’u Anma Kitabı, Ankara Üniversitesi yayını, s. 146-158.
Eşref Edip, Sebîlürreşad’ın Romanı/ Sebîlürreşad İstiklâl Mahkemelerinde, Sebîlürreşad, S.282, C.XII-S.348, C.14, dizi yazı (1–42).
Eşref Edib (FERGAN), 1381-1962, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Sebilürreşad Neşriyatı, İstanbul.
Eşref Edib (FERGAN), 2002, İstiklâl Mahkemelerinde –Sebilürreşad’ın Romanı-, Hazırlayan: Fahrettin Gün, Beyan yayını, İstanbul.
ERSOY Mehmed Âkif, 1977, Safahat, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İnkılâp ve Aka yayını, İstanbul.
KARAN Hayrettin, 1956–57, Millî Mücadele’de Sebîlürreşad-Mehmet Âkif ve Eşref Edip, Sebîlürreşad, Aralık 1956, 234/1 (s.142)-Aralık 1957, 258/20 (s.123–124).
KUTAY Cemal, 1963, Necid Çöllerinde Mehmed Âkif, Tarih Yayınları, İstanbul.
OKAY Orhan, 1998, Mehmed Âkif Bir karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yayınları, Ankara.
OKAY M. Orhan- KARAMAN Âlim, 2001, İslâmcılık-Edebiyatta, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, C.23/70-71.
OCAK A. Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu ve İslâm, Türk Yurdu-700. Yılında Osmanlı, S.148-149, Aralık 1999-Ocak 2000, Türk Ocakları Merkez Heyeti yayını, Ankara, s.10-13.
ÖZCAN Azmi, 1992, Pan-İslamizm Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve İngiltere (1877-1914), TDV İslâm Araştırmaları Merkezi yayını, İstanbul.
ÖZCAN Azmi, 2001, İslâmcılık-İkinci Meşrutiyet, DİA, İstanbul, C.23/62-65.
SUBAŞI M. İlyas, Akif’te İslam ve Batı, Türk Edebiyatı M.Akif Anıt Sayısı, Aralık 86)
ŞENGÜLER İsmail Hakkı, 1992, Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı, Hikmet Neşriyat yayını, c. 10, İstanbul.
TARAKÇI Celâl, 2007, Mehmet Âkif’in Fikir Dünyası, Mehmet Âkif, Türkiye’de Modernleşme ve Gençlik Bilgi Şöleni, Türkiye Yazarlar Birliği yayını, Ankara, s. 32-39.
TÜRKOĞLU İsmail, Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Türkiye Diyanet Vakfı yayını, Ankara 1997.
TÜRKÖNE Mümtaz’er, 2001, İslâmcılık, DİA, İstanbul, C.23/60-62.
TÜRKÖNE Mümtaz’er, 2003, Türk Modernleşmesi, Lotus Yayınevi, Ankara.
YALÇIN Hüseyin Cahit, 2002, İttihatçı Liderlerin Gizli Mektupları-Bir Devri Aydınlatan Tarihî Mektuplar, Haz: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Makaleler
Beyşehir Şehit ve Gazileri
Eğitim Tarihi ve Sosyal Tarihçilik Açısından Eşsiz Bir Hazine
Abdürreşid İbrahim...
Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...
Böğrüdelik...
Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...
Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...
İttihat ve Terakki Basını
Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...
Milli Mücadelede Mehmet Akif...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com